Sayfalar

8 Aralık 2011 Perşembe

TEK EŞLİLİK

 Sizinle ağustos ayında yazdığım bir deneme yazımı paylaşmak istiyorum.
Bugün bizim evlilik yıldönümümüz. Olympos’ta deniz, güneş ve sevgilimle baş başa iken çiftler birbirini niye aldatır sorusu aklıma takılıyor. Niye aradaki çekim bitiyor ve aldatıyoruz? Aldatmak ayrı bir heyecan mı? Bunları yazmalıyım, farklı meslek gruplarından arkadaşlarıma sormalıyım diyorum. Okuduğumuz öyküler, izlediğimiz filmler mi bize mesaj veriyor? Yoksa böyle olduğu için mi bu filmler çekilip, bu öyküler yazılıyor? Diğerinin çekiciliği bizi nasıl sarhoş ediyor? Evlilik sadece çocuk için katlanılan doğaya aykırı bir şey mi?
Cumhuriyet gazetesinin Bilim ve Teknoloji ekindeki köşesinde “monogaminin (tek eşlilik) insan icadı olduğunu” yazıyor ve “tek eşlilik doğaya aykırı” diyor Prof. Doğan Kuban.  Ayşegül Aldinç, “Zaman zaman birileri çıkar, duymayı pek de istemediğimiz bu gerçekle bizi yüzleştirir” derken; Haydar Dümen, “Kadınlarda annelik geni vardır, erkeklerde çapkınlık geni. Doğa erkekleri çapkın olmaya programlamıştır. Doğanın ahlak kuralları yoktur” der.
Tarihe baktığımız zaman “Evlenmek iki insanın birbirinden iğrenmek için her şeyi yapabilmesi anlamına gelir” der Schopenhauer. Goethe farklı bir yorumla evliliğin zamanın iğrençliğine karşı korunmanın tek yolu der. Nietzsche ise “Evli çiftler birlikte yaşamasaydı mutlu evlilikler daha çok olurdu” der. Rilke “İyi bir evlilik çiftlerin birbirlerinin tek başınalığını korumasıyla olur” diyor. Çok sevdiğim Freud ise “Evliliğin neden olduğu sinir hastalıklarının şifası evlilikte sadakatsizliktir” diyor.
Rilke’ye katılıyorum, birlikte birbirini boğmadan, ne istediğini bilen ilişkiler daha sağlıklı ilerliyor ve zamana yenilmiyor kanımca. Kadın erkek simbiyotik bir yaşam değil de bağımsız bir yaşam kurduğu zaman aldatmanın dayanılmaz hafifliğinde yüzmüyoruz. İhtiyaç duymuyoruz. Artan kadın cinayetlerini düşününce ne kadar mutsuz evlilik olduğunu ve bizim buralarda bu katı kuralların artık değişmesi gerektiğini düşünüyorum.
Her şeye karşın birlikte uyanmanın ikisine de mutluluk verdiği zamanlar bittiğinde, gün de hayat da aynı başlamaz artık. Bundan böyle kendi kendileriyle olduklarını en çok sabahları anlarlar. Mutlu ya da mutsuz olarak uyanmanın artık pek bir anlam taşımadığı zamanları. İstatistiği tutulmamıştır bu işin ama biz söyleyelim: Çiftler sabah ayrılır… der Murathan Mungan son kitabı Kibrit Çöpleri’nde. Okurken gözleri dolar insanın doğruluğu karşısında bu sözlerin.
Yine aynı kitapta soluğumuz tükenip gözlerimiz birbirine değdiğinde korktuğumuz şeye yakalanacaktık: konuşamadıklarımıza der Mungan. Çiftler eğer konuşamıyorsa nokta koymak lazım gibi geliyor bana da.
Dean Cianfrance imzalı Blue Valentine filmi evliliğin nasıl güzel başlayıp, başarısızlığa uğrayışını anlatıyor bize. Dean ve Cindy evliliklerini kurtarabilmek için gençlik yıllarına birbirlerine aşık oldukları zamanları hatırlamaya çalışırlar. Sevgi nefrete, geçmiş günümüze, hayal gerçeğe, gençlik yaşlılığa, erkek kadına karşı geliyor.
Çağdaş toplum tek erkek, tek kadın diye bir düzen icat etmiş. Monogami de insanın icadıdır. Günlük yaşamda tarih boyunca monogami hiç olmamıştır. Monogami, yaşam boyunca bir kez evlenmek anlamına geliyor. Kadın ya da erkeğin evlilik dışında seksüel davranışlarına ilişkin bir şey içermiyor. Amerika’da yapılan araştırmalarda, herkesin tahmin edebileceği sonuçlar var. Erkeklerin yüzde 70’i, kadınların yüzde 40'ı evlilikleri dışında kaçamak yapıyorlarmış. Doğada hayvanlar aleminin yüzde 98'inde monogami yokmuş. Erkeklerin doğal poligamik eğilimleri nedeniyle kadınlardan farklı oldukları savı da çürütülmüş diye yazıyor Prof. Dr. Doğan Kuban.
Ben son cümle olarak sağlıklı bireylerin sağlıklı ilişkiler kuracağı fikrindeyim. Olmuyorsa olmuyordur, zorla değil ama eğer kendimize gittiğimiz yolda kendimiz ve birlikte olduğumuz kişi için emek harcarsak ve seversek fazla yorulmadan, birbirini tüketmeden yükseliriz gibi geliyor. Kendini ve karşındakini kandırmadan dürüstçe ve bolca sevgiyle…
Peki benim sevgili arkadaşlarımın düşünceleri nedir bu konuda?

Ayten Kaba Klinik Embriyolog (Bursa Tüp Bebek Merkezi Lab. Direktörü)
TEK EŞLİLİK!   Doğada Yok Toplumda Var.
Canlılar arasında ''tek eşlilik'' yok denecek kadar düşük yüzdelerde. Zaten genetik çeşitlilik yaratmak için farklı dişilerle (eşlerle) birliktelik vardır canlılarda...
Basitçe bir arının farklı farklı çiçeklere konarak polenleri taşıması gibidir, tomurcuklanmayı çeşitlendirir. Erkekler de bu yüzden hep farklı olanın peşinde ya da arayışta... doğal mı karşılamalı, bilemem!! ama bana kalırsa tek eşlilik yok çoğumuz inanıyormuş gibi yapıyoruz.
Doğal hayatta evlilik var mıdır?
Cevap:YOK
TOPLUMDA VAR
Eğilimler, alışkanlıklar ve arzular var. Kimisi için bir eşe ömür boyu bağlanmaktan daha doğal bir şey olamaz ANCAK kendisini bu şekilde güvende ve huzurlu hisseder. Böyle bir yaşam seçime kalmış... BENCE insanın özünde taşıdığı doğası ne olacak! Çeşitlilik... Sonuç SADAKATSİZLİK...
Başka türlü '' TEK EŞLİLİK'' e baktığımda, hayat akıl almaz olasılıklar barındırıyor. Çoğu zaman sözde sınırımız, kendimizi sınırlama için kendimizin verdiği kararlardan başka bir şey değil bu bağlamda'' tek eşlilikte'' sınırlama bence...
Çift olmak bir gösteri sanatıdır. Gösteriyi her zaman zinde, hoş güvenilir sağlam tutmakla çabalarsın yorulursun yorulur... ÇÜNKÜ hamurunda bu yokmuş gibi yaşarsın. O yumuşak hamurun bir gün kurabiye bir gün poğaça bir gün taze ekmek olmak ister sende hangi fırında pişsem diye koşarsın...
YALAN koca bir YALAN 'tek eşlilik' kimse kandırmasın kendini.
Günümüzde, insanlar doyumsuzlaştı bu ilişkilerde yansıdı aslında erkek, kadın fark etmiyor eskisi gibi uzun soluklu aşklar birliktelikler yaşamakta zorlanıyoruz ya da olanı korumada... Hep bir arayış hali açlık var yeniye, farklıya vb. gibilere...
Beraberinde aldatmalar geliyor... YOK ben yapmam asla. gibiler var aramızda inanmam tabiatın ne olacak silemezsin onu!!!  Gözünle aldatırsın... Flört edersin fiilen yapamasan bile düşünürsün İŞTE bunların hepsi arayış tır arayış yaparsın yapar kendi çapında...
YOK'' tek eşlilik ''YOK

Av. Dr. Fatma Başterzi

Bir hukukçu ve kadın olarak tek eşlilikle ilgili düşüncelerimi isteyen mail geldiğinde bir an durdum, söylenecek çok şey var diye. Ama nereden başlamalıydım?  Tesadüfen bir hocamla yemek yerken gelen mesajı hocamla paylaşınca konunun istihdam boyutuna bakmamı önerdi.
İstihdam da nereden çıktı demeyin.
Neredeyse 15 yıla yakın bir süredir iş ve sosyal güvenlik hukuku ile ilgileniyorum ve çok uzun süre işveren konfederasyonunda kadın konuları ile ilgilendim, yazılar yazdım. Doktora tezim de dahil, Umumi Hıfzısıhha Kanununda belirtilen “umumi kadınlar” ın sosyal güvenlik şemsiyesi altında olmasının önemini vurguladım. Ancak istihdam boyutuna eğilmedim.
Şimdiye kadar tek eşliliği değil de çok eşliliği “tercih eden” “erkekler” in umumi evlere giderek ödedikleri ücret karşılığı aldıkları hizmeti, bu çok eşlilik “kurumu” ile birlikte karşılığı olmayan bir istihdam biçimine dönüştürdüklerini ne yazık ki şimdi düşünmeye başladım. Nasıl mı? Yasal eş erkeği mutlu etmez ya da yetmez, sonra ikinci gelir, o da mutlu etmez ya da yetmez diğer kadın gelir. Bu çok eşliliğe izin veren de diğer bir erkektir.
İşte bu kadınlar “kadının insan haklarını” bütünüyle zedeleyen, ortadan kaldıran erkekler tarafından “zorla” çalıştırılırlar, istihdam edilirler. Bunu önlemek kadının “kadın haklarının” değil, “insan haklarının” olduğunun kadın, erkek tüm topluma öğretilmesi ile sağlanabilir.
(Size traji komik bir anekdot: Toplu iş sözleşmelerinde, örneğin doğum yardımında, yardımın sendika üyesinin “yasal eşine” yapılacağının açıkça yazıldığını biliyor musunuz?
 Ali Uğur ALTINOK (Tasavvuf Müziği Sanatçısı)

Evlendik, bir süre geçti, bundan da sıkıldık, gözünün üstünde kaş var bahisleri açıldı. Daha da önemlisi saha dışında yedekte bekleyen bir sürü oyuncu var ve belki de bunlar eş dediğimiz insandan her yönden daha iyi, belki de onlara da şans verilmeli değil mi? Sorular, acabalar... kavgalar oldu falan filan ama ne oldu peki o aşk ve bağlılık sözü? Hani "Leyla bile senin gibi bakmadı Mecnun'a" benzetmeleri...
 Şimdilerde herkes de olan ve elden düşmeyen bir makine var ya hani adına bilgisayar dediğimiz. Hani o bile kendini belli sürelerde yeniler, korur ya,,,  :-)  Ama biz bunu yapamayız genelde...  İşte asıl mesele bu esnada başlıyor olsa gerek; yenilenmek yani eğitim...

Eğitim, malumunuz sadece okuma yazma ile olmuyor. Nice cahil dediğimiz güruh var ki, önlerinde eğilesi bir durum söz konusu. Çocukluktan itibaren görerek, anlamak ile idrak etmenin arasındaki farkı öğreniyorsun, gelişiyorsun. Sevgiyi; algılayabildiğin kadarı ile, idrak edebildiğince, güzel insan oluyorsun. Çünkü her şeyin başı sevgi. İnancın bile sevgi olmazsa boşa. İşte bence buradan hareketle idrak edebilme, varlığının farkında olabilme, neye hizmet ettiğini, niçin dünyada olduğunu, her parmak izinin farklılığı gibi senin ne farkın olduğu, nelere sahip olduğun, nelerle yetindiğin gibi erdemleri öğrenmek ile başlıyor asıl anlamlar. Ama en önemlisi sen sevgiyi nasıl algılıyorsun? 
Şimdi bütün bu erdemler ve donanımlar ile, "aile" hayatını yaşayan bir kişi, sorunlar ile yaşasa da (sorunsuz bir aile yaşantısı yok zaten), olumsuzlukların içinde kalsa da ne olduğunun bilincinde ve bütün bunların bir imtihan olduğunu düşünse, bilinçli yanlış yapma olasılığı az olur bence. Dediğim gibi hele birde çocuk sahibi olup da, aynada kendini görür gibi onda kendini fark ederse, sevginin nimet ve lütuf olduğunun farkına varır bence.
Evet ilk zamanlardaki dört eş meselesi nedir denebilir. Ama o çağ incelendiğinde, kadın nüfusunun fazlalığı, kadınların savunmasız, hak ve hürriyetlerinin olmayışı gibi sebepler, çok eşlilik durumlarını yaşatmış elbette. Ama o zamanki durumun nüanslarını iyi irdelemek lazım. Mesela; erkek dört eşine de hakkaniyetli davranırmış. Eşlerin tümümün birbirinden her şekilde rızaları olurmuş gibi... Günümüzde hala bu eskiden böyle olurdu diye tekrar olsun demek cehaletin büyüğüdür bence. Çünkü, paylaşım ve adalet duygularımız artık o dönemin gereği gibi değil. Dört kadına da eşit uzaklıkta olup da dördününde rızasının olması artık zor. Arsızlık etmenin açılımı haline sokmamak lazım bunu.
Birde şöyle düşünelim mi; tatmin olma duygusu kişiye göre değişir malumunuz. Bir arkadaşım beden eşi olarak çok kişi ile birlikte olduğunu ama neticede bunun asla ruhsal doyum gibi bir sonuca ulaşıp mutluluk vermediğini itiraf etmişti. Karanlıkta herkes birbirine benziyor dedi. Yarın uyandığında biteceğini bildiğin bir anlık zevkin, toplamları bile yetmez o asıl mutluluğa. Canın sıkkın, naz yaptın, aile büyüklerinin sorunları var ya da çocukla bugün sen ilgilen vb. diyemezsin ki dün tanıştığın birine.
Sonuç olarak bence; eş olarak seçim yapmak ne kadar zor olsa da, hem kişisel gurur ve haysiyetin bakımından hem de, karşındakinin hak ve hürriyetleri bakımından, meşru tercihler ile mutlu olunma yolları her zaman ilk tercih olmalıdır. Kaldı ki cinsellik bile öyle ucuz bir şey olmasa gerek. Özel hayat adı üstünde özelliği olan hayattır malum. Bu en özel anı çok kişi ile paylaşmak ne kadar gerçekçi ve doğrudur ki? Evli ol veya olma. Bir sır bile iki kişi dışına taştığında sır olmaktan çıkıyorsa cinsellik daha da özel değil mi dir?
Tabi eğer evliliklerde özellikle, iki tarafta rıza gösterip bu konuda olmaz dediği an gelirse yine medeni bir şekilde eş olma sonlandırılabilir. Ama ister evli olun ister olmayın, sahip olduklarınla mutlu olmayı becerememek veya yalanlarla riyalarla dolu bir hayat tercih etmek aslında uzun vade de bindiğin dalı kesmekle eş değerdir. Dünya aslında çok küçük. Mutlu olabilecek çok nedenler var. Yaradılış gereği eşinizi bulursanız işte o zaman cenneti bu dünyada da yaşamış olursunuz.

Uzman Klinik Psikolog İlknur Yılmaz
İnsan biyo-psiko-sosyal varlıktır. Bu nedenle, her olguyu sadece biyolojik açıdan değerlendirmek oldukça indirgemeci bir yaklaşımdır ve bize geçerli/güvenilir sonuçlar vermez.  Davranışlarımızı, tutumlarımızı sadece biyolojik faktörler belirlemez.  İçsel dürtüleri psikolojik ve sosyal faktörlerle birlikte değerlendirmek gerekir. Örneğin herkesin içinde seks dürtüsü vardır ancak, kimse sokakta çekici görünen birisiyle hemen orada seks yapmaz!  Ya da örneğin, öfke, kızgınlık insana özgü doğal bir duygudur, ama biz öfkemizin bizi götürdüğü yere gitmeyiz!  Tam tersine onu kontrol ederiz, dürtülerimize göre yaşamayı değil, dürtülerimizi uygun durumlarda, koşullarda ve biçimlerde dışa vurmayı seçeriz.  Bu bağlamda, tek eşlilik- çok eşlilik kavramlarını tartışırken, dürtülerimizi ya da evrimleşme sürecinin başındaki atalarımızın hayatlarını referans almak ve sanki bize hayatın ve insan olmaya dair olguların sırrını bunlar verecekmiş gibi, en doğru yanıtlar burada saklıymış gibi bir düşünceyi benimsemek büyük bir muhakeme hatasıdır.  Tek eşlilik doğaya aykırı mıdır sorusu yerine, bugünkü insanın durumuna, tercihlerine, seçimlerine, motivasyonuna, tutumuna bakarak, bugün yaşayan insanın öncelikli ihtiyacı nedir diye sormak daha rasyoneldir.  Evrimleşme sürecinde, yüzyıllar geçtikçe, insan da, bir zamanlar onun için bir zamanlar fonksiyonel olan, onu mutlu eden davranışları da değişmiştir. Tarihsel olarak her dönemin farklı atmosferi, buna bağlı olarak değişen değerleri ve mutluluk tanımları vardır.
Psikolojik gelişim açısından baktığımızda insanın anneyle olan ilk ilişkisinde şekillenen bağlanma ihtiyacı ve bunun ne kadar karşılandığı psikolojik sağlıklılık açısından çok önem taşır ve kişinin yetişkinlikte kurduğu ilişkilerinde belirleyici ve önemli bir unsurdur. Bağlanabilen kişiler, yakın ilişkiler kurabilen ve sürdürebilen kişilerdir ve hayatlarında daha stabil, tatmin dolu ve huzurludurlar. Boşanma istatistiklerinin her yıl artmasına rağmen evlilik kurumu yüzyıllardır yıkılmayan kurumlar arasındadır! Bu tesadüfi bir durum olmasa gerek… Kadın ve erkek, boşanmak, ya da hayatını çok eşli yaşamak için evlenmiyorlar.  Aşk, sevgi, bağlılık, aidiyet duygusu, güven, huzur, yol arkadaşı olma gibi kavramlar öncelikli oluyor ve herkes bu duyguları yaşayabileceği tek bir insanla olmayı istiyor.
Buna karşılık, günümüzde çok eşli yaşayan kişilerin yaşamlarına baktığımızda, bu kişilerin çeşitli psikolojik sorunlar geliştirmeye ve depresyona eğilimli olabildiklerini sıklıkla görebilmekteyiz. Yine bu kişilerin ifadelerinde, tatminsizlik ve boşluk hissi tanımlamaları oldukça yaygındır.
Aylin Ayaz YILMAZ, 20.08.2011

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder