Sayfalar

28 Ağustos 2011 Pazar

KOVBOYLAR VE UZAYLILAR/COWBOYS AND ALIENS

                                                            
                                                        KOVBOYLAR VE UZAYLILAR
New York’ta yağmurlu bir gün… Koşarak Max Brenner’dan ayrılıyorum ve karşısındaki Regal Cinema’dan biletimi alıyorum.  Gideceğim film belli: Cowboys and Aliens!
Daniel Craig

Film, 1873 yılında Arizona’da geçiyor. Bir uzaylı saldırısında Jake Lonergan canlı kalmıştır. Kovboylar uzaylılara karşı birlik olmalılardır. Aksi takdirde orada kimse canlı kalamaz. İşleri çok kolay olmayacaktır.
Harrison Ford ve Daniel Craig

Filmin yönetmeni aksiyon filmlerinden tanıdığımız Jon Favreau. (Demir Adam, Elf) Başrollerde ise Daniel Craig (Quantum of Solace, Altın Pusula), Harrison Ford (Indiana Jones, Sabah Neşesi), Olivia Wilde (Tron Efsanesi, The Change-Up), Sam Rockwell (Ay, Herkesin Keyfi Yerinde) ve Noah Ringer (Avatar:Son Hava Bükücü) yer alıyor.

Filmin oyuncu kadrosu gerçekten başarılıydı. Olivia Wilde, Quorra rolünden sonra yine güzel bir performans sergilemiş. Sam Rockwell’i de izlemeyi özlemiştim. Harrison Ford ile Daniel Craig de gerçekten ustalar. Noah Ringer, henüz ikinci filmi olmasına rağmen iyiydi. Bu yüzden oyuncuları beğendim.
Güzel yıldız Olivia Wilde.

Filmin aksiyonlu sahneleri beni pek tatmin etmedi aslında. Yer yer kopukluklar olması filme odaklanmayı engelliyor. Ne var ki film sürükleyici ve western ile bilimkurguyu birbirine bağladığı için dikkatimi çekmişti.
Film 16 Eylül’de Türkiye’de vizyona girecek. İyi seyirler dilerim…

-Su Yılmaz-

                        COWBOYS AND ALIENS
A rainy day in New York… I’m leaving from Max Brenner and heading along to Regal Cinema. My movie’s of course Cowboys and Aliens!
Movie takes place in Arizona, 1873. Jake Lonergan, stays alive from an alien attack. Cowboys must become a team. Unless, they’re gonna die. It’s a hard job to do…
Harrison Ford and Sam Rockwell

The movie was directed by Jon Favreau, who’s a real pro in action movies. (Iron Man, Elf) Starring Daniel  Craig (Quantum of Solace, The Golden Compass), Harrison Ford (Indiana Jones, Morning Glory), Olivia Wilde (Tron Legacy, The Change-Up), Sam Rockwell (Moon, Everybody’s Fine) and Noah Ringer (Avatar: The Last Airbender).
Cast at the premiere with Jon Favreau.

I’ve liked the cast from the movie; ‘cause they were quite successfull. Olivia Wilde’s awesome as Ella. We’ve seen her as Quorra in Tron Legacy. I’ve been missing Sam Rockwell in a movie. Harrison Ford and Daniel Craig are real masters! Have no word to say! Noah Ringer’s super even he had only made two movies.
Noah Ringer at the premiere

Actually, i haven’t seen so much action scenes in the movie. (I know, you’re looking at this like i’m real crazy but i’ve seen SO many sci-fi movies, so never MIND) Having discontinuity scenes made  the audience to hardly concentrate on movie. But after all, it’s cool to combine both sci-fi and western. So i can say that i liked it.
Movie’s on theatres on July 29th. Have FUN!!!

-Su Yilmaz-

26 Ağustos 2011 Cuma

BUDAPEŞTE

Tuna Nehrinin İkiye Böldüğü Tarih Kokan Şehir

Okumak ve gezmek, bu iki kavramı hayatımızdan çıkardığımız an anlamını yitiriyor her şey… Gezerken bunların ileride hayatımızın renkleri olacağını düşünmüyoruz, anılarımıza kaydediyoruz. Gezi modunda hep mutlu oluyoruz. Yıllar geçtikçe daha bir değer kazanıyor yaşadıklarımız. Bunları hatırladıkça duygulanıyor, heyecanlanıyoruz. Her gezi dönüşünde de bunları başkalarıyla paylaşma arzusuyla coşuyoruz. Gezinin, yaşadıklarımızın etkisi hafifleyene kadar anlatıyoruz… Çevremizdekilere bunları anlattığımız zaman gördüğümüz ilgi bizi yazmaya sürüklüyor. Marguez “Tepki almadan yazmak insanın cesaretini kırar”, demiştir. İşte bu bağlamda çevremden gelen tepki tam da bu noktada beni gezi yazarlığı serüvenine sürüklüyor. Sonunda işte Macaristan-BUDAPEŞTE… Özel bir nedeni var mı, hayır yok. Sadece tarih kokan bir başlangıç. Sadece iç sesimin acemiliği ile Budapeşte'yi anlatmaya başlıyorum.
Budapeşte; Buda ve Peşte diye iki bölümden oluşuyor. Tuna nehri tam da ortalarından geçiyor. Buda olgun, aristokrat bir erkek, Peşte sanatçı, hareketli, cıvıl cıvıl, ateşli bir kadın adeta... Onları Tuna ayırıyor ama sürekli yıkılıp-yapılan Elizabeth, Liberty, Chain ve Margaret köprüleri birleştiriyor ve aşklarını büyüleyici bir şehir olarak karşımıza çıkarıyor... Nereye baksanız gözleriniz kamaşıyor tarih kokan bu şehirde. Tüm maddiyatlarınızı unutup maneviyat ve eskide yaşam buluyorsunuz. Kocaman kabarık elbiselerinizi giymiş kraliyet sarayının merdivenlerinden salınıyorsunuz... Siz de tam buralarda bir yerlerdeydiniz ve şimdi geldiniz, huzur buldunuz...
Aslında Buda ve Peşte Atilla'nın oğulları. Atilla Tuna'nın iki yakasına oğullarının adlarını vermiş... Budapeşte, Macaristan'ın başkentidir ve Tuna nehrinin iki yakasındaki Budin ile Peşte'nin 17 Kasım 1873 yılında birleşmesiyle oluşmuş bir şehirdir. Şehir Tuna’nın batı (sağ) yakasında Buda ve doğu (sol) yakasında Peşte şeklinde iki bölüme ayrılmıştır. Tuna’nın batı kıyısında Buda kalesinin çevresindeki görece engebeli bölgede tarihî semtler uzanır. Şehrin iş hayatının merkezi ve kalabalık semtleri ise Tuna’nın doğusundaki ovaya açılan düzlüktedir. Macaristan'ın politik, kültürel, ticari, endüstri ve ihracat merkezidir. Berlin’den sonra Orta Avrupa’nın en büyük ikinci şehri olup, Macaristan nüfusunun beşte biri Budapeşte'de yaşamlarını sürdürmektedir. Budapeşte coğrafi konumu, tarihî eserleri ve diğer çekicilikleri ile Avrupa’nın en güzel şehirlerinden biridir.
Budapeşte köprüleri ve hamamları, bir de en ucuz ve en görkemli gece ışıklandırması ile meşhurmuş... Lavantaların açması anneler gününün müjdecisi imiş… Budapeşte’yi yürüyerek dolaşabilirsiniz ama önerim “Hop on-Hop off” şehir turları ile bir şehir turu yapmanız. O zaman daha hakim olabilirsiniz bu şehre. Peşte’de yürürken bot turu satın alıp, Tuna nehri boyunca, şampanya eşliğinde, bir yandan tarihi güzellikleri seyrederken diğer yandan şehrin hikayesini sanki yaşarmışçasına dinleyebilirsiniz, hem de Türkçe. Peşte tarafında Avrupa’nın Londra’dan sonra 2. büyük Parlamento Binası’nı görebilirsiniz. Gerçekten muhteşem bir eser.


Parlamento Binası








Margaret Adası
Tuna üzerinde yer alan Margaret Ada’sında inip şansınız varsa vaftiz töreninde Macarları gözlemleyebilir, kuki dağıtılırken beyninizde şimşekler çakıp sizin de evlenecek kız kardeşinizin nikah töreninde şeker yerine gelin-damat kurabiyeleri dağıtabileceğinizi düşünebilirsiniz. Ada yemyeşil ve şehrin kocaman birkaç parkından biri. Adanın içinde yüzme havuzları, spor tesisleri, iki otel ve hatta Roma kalıntıları var. Çoluk çocuk hafta içi olmasına rağmen çimlere yayılmış, kimi güneşleniyor, kimi oyun oynuyor, kimi spor yapıyor, doğanın tadını çıkarıyor. Ada’daki yüzyıllık ağaçta mutlaka dilek dilemelisiniz… Yitirilen bir aşka, kazanılacak bir başarıya ait… Gözlerinizi sıkıca yumup en güzel anların sizin hayatınıza uğraması için evrene mesaj gönderebilirsiniz… Kahkahalara boğulmak için mutlaka bisiklet kiralayıp ada turu yapmalısınız.  
Ada’dan dönüşte en sevdiğiniz kız arkadaşlarınıza tam buradaydım hediyeleri alabilmek için bizim İstanbul’un İstiklal Caddesine benzer caddesinde çeşit çeşit hediyelik dükkanlarından “Budapeşte” yazılı yumurtalar (bunlar aslında paskalya yumurtaları ama) alıp bunların onlara şans getirmesini dileyerek hediye edebilirsiniz… Yakınınızda ki kız bebek sahibi arkadaşınıza Macar beyaz iş işlemeli elbiseler alabilirsiniz, o kıztoşu yemek için… Kızınızla takım giyilebilecek geleneksel bluzlar da çok havalı olacaktır ya da nefis bir masa örtüsü ile arkadaşlarınıza güzelim Macar porselenleri ile bir şeyler ikram edebilirsiniz. Bu caddenin sonundaki Pazar yerinden paprika (meşhur toz biberleri), kaz ciğeri, gulaş çorbası baharat karışımı, magnetler alabilirsiniz… Küçük küçük el nuru hediyelikleri en ucuz ve en bol bulabileceğiniz yer bu Pazar yeri. Artık yorulduğunuzda Tuna nehri boyunca bir cafede mola verip Gulaş çorbası içmelisiniz ya da yemeğini yemelisiniz…
Yeri gelmişken Macarların en ünlü yemeklerinden bahsetmek istiyorum. Gulaş Macarcada "sığır güden kişi, çoban" anlamına gelir ve kökenini 9. yy'da Macar çobanların yediği bir haşlama yemeğinden alır. Günümüzde gulaşın hem çorbası hem de yemeği yapılmaktadır. Klasik "tencere gulaşı", soğanla kuşbaşı doğranmış sığır ya da koyun etinin tereyağında kızartılmasıyla yapılır. Farklı ülkelerde gulaş yemeği yapımında küçük nüanslar dikkati çekmektedir.
Kısaca gulaş yemeği tarifi; Et iri kuşbaşı şeklinde doğranır. Soğanlar soyulup ince ince kıyılır. Domateslerin kabukları soyulup küp şeklinde doğranır. Tavada tereyağı eritilir. Soğanları ilave edip pembeleşinceye kadar orta ateşte kavrulur. Kırmızı pulbiber ve sirke ekleyip karıştırılır. Et tavaya ilave edip karıştırılır. Defneyaprakları, mercanköşk ve kimyon eklenir. Sarımsak dişleri soyulup bütün olarak yemeğe ilave edilir. Et suyu ve tuzu ekleyip rengi değişinceye kadar kavrulur. Doğranmış domatesler ilave edilip kapağı kapalı olarak ağır ateşte 1,5-2 saat pişirilir. Etin dibe yapışmaması için ara sıra tahta kaşıkla karıştırılır. Suyunu çektikçe kaynar et suyu ilave edilebilir. Gulaş piştikten sonra sarımsak dişleri içinden çıkarılmalıdır. Sıcak ev yapımı ekmeklerle vazgeçilmez bir lezzet…
Geleneksel Macar elişi elbisesi

Peşte turumuzda yemek sonrası nefis tatlıları ile meşhur New York Cafe’ye uğramanızı tavsiye ederim. New York Cafe ilk kez 1894 yılında açılmış.  1930’lu yıllarda yaklaşık 25 yıl kadar kapalı kalmış. Farklı isimlerle yeniden hizmete girmişse de 2001 yılında binanın tamamı otele çevrilmiş. New York Cafe de ilk haliyle restore edilmiş ve gerçekten bir sarayı andırıyor. Kalori hesaplarını unutup Brahms’ın Macar dansı müziği eşliğinde leziz tatlılardan denemenizi tavsiye ederim. Coşkuyla, neşeyle keyifli bir akşam tatlı kaçamağı olacaktır bu. Boş verin nasıl olsa dönüşte biraz daha fazla spor yaparsınız.
New York Cafe Palace Otelin lobisi

New York Cafe içindeki asırlık fildişi süslemeli saat



Kahramanlar Meydanı
Terör Müzesi
Peşte turunuzda ayrıca dünya markalarının olduğu caddede mutlaka nefis el işçiliği Macar porselenlerinde mola vermelisiniz. Peşte kent merkezinden Kahramanlar Meydanı’na doğru Andrassy Bulvarı boyunca ilerlerken, Türk Konsolosluğu karşısı gibi bir mevkide Terör Müzesi ilgimi çekti benim. Daha önce başka hiçbir yerde rastlamadığım bu müze bana gereksiz savaşların yükünü hatırlattı bir dünya vatandaşı olarak. Bu yol üzerinde çok sayıda malikane ve tarihi bina görebilirsiniz. Kahramanlar Meydanı; ortasındaki sütunda iki kanatlı Cebrail Heykeli, heykelin iki yandaki kolonatlarda ise tüm Macar Krallarının heykellerinin bulunduğu bir meydan. Meydanın iki yanında ise karşılıklı olarak Güzel Sanatlar Müzesi ve Sanat Galerisi sizi büyülemeye devam edecektir…
Gellert Tepesi'nden Tuna ve ortasında uzakta Margaret Adası


Buda turunda Gellert tepesine çıkıp şehri panoramik olarak seyredip, tüm insanlığa selam çakıp gülümsemeyi öneriyorum. Bol tarih kokan ama sıkmayan bu şehirde olmanın tadını çıkararak gözlerinize ziyafet ısmarlayın… Bol bol fotoğraf çektirin bu pozları anılarınıza eklemek için… Zira şehrin en büyüleyici tepesi burası. Buda’da sokak sokak dolaşırken mutlaka kitapçılara uğramalı, şehri anlatan bol fotoğraflı kitaplardan satın almalısınız. Hem market hem cafe olan yerlerden börek benzeri nefis şeylerden tatmalısınız, ev yapımı makarnalardan, meşhur portakal likörlerinden almalısınız… Ben bu sokakları gezerken “VAROŞ” kelimesinin Macarcada “arka mahalle” anlamına geldiğini öğrendim. İlginç… Hala kurşun izleri olan binalarıyla, saraylarıyla, en eski binalarıyla tüm gününüzü alacaktır Buda… Akşam için gireceğiniz geleneksel bir restorandan memnun kalacaksınız, zira damak tatları bize çok yakın. Budapeşte’de kalmak için oteli Buda tarafından seçebilirsiniz, şık, temiz, tarihi butik oteller sizi mutlu edecektir. Ben tatil planı yapmaya başladığımda www.booking.com sitesini incelemeye başlıyorum, şehri yürüyerek dolaşabileceğim yakın otelleri tercih ediyorum. Bütçenize ve ilginize uygun bir oteli mutlaka bu sitede bulabilirsiniz.
Macaristan yaşadığı savaşlara ve bu savaşların getirdiği yıkımlara rağmen kendi özünü, güzelliğini muhafaza edebilmiş bir yer. Solmaz Kamuran’ın Macar adlı romanını okuyanlar oradaki işaretlerin peşine düşüp bir Macaristan gezisi yaparlarsa kesinlikle kendilerini yabancı hissetmeyeceklerdir. Budapeşte’de Kahramanlar Meydanı'nın arkasındaki Şehir Parkı’nda dolaşıp, gölet kenarında bir banka oturmalarını söyler Solmaz Kamuran. Tuna kenarında oturmalarını tavsiye eder, zira Tuna sabah akşam başka akar. Derler ki “Tuna’nın rengi sadece aşıklara mavi görünür"... Bakalım siz ne renk göreceksiniz?

NEW YORK MAX BRENNER ELİF ŞAFAK İSKENDER

New York’a benimle gelen kitaplarımdan biri de Elif Şafak İskender. Elimde gören herkesin bir yorumu var Elif Şafak hakkında. Uçlarda, ya çok seviliyor ya hiç. Kendi adıma söylersem tüm kitaplarını zevkle bir çırpıda okudum. İskender’i de okurken çok keyif aldım. Elif Şafak neden bu kadar eleştiri alıyor yorumu benim gibi acemi bir okuyucuya düşmez ama sanırım popüler konular yazması. Kitabı okurken Londra’da çıkan olaylar tam da kitapla paraleldi. Hackney Türklerin yoğun olduğu bölge, İskender Romanı’da burada geçiyor.  Aşk kitabında herkes Mevlana diyordu. Kitaplarda geçen etnik olaylar çok ezber belki bu yüzden. Belki Elif Şafak’ın kitaplarının PR’ının iyi yapılmasından ya da şahsından. Söylenenler umurum değil zira ben öykülerde geziniyorum. Kitap ve öykü şu an elimde benimle gezen.
Öykü çok bildik, yurt dışına yerleşen Türk-Kürt kökenli bir ailenin adaptasyon zorluğu. Ne geldiği gelenekleri unutabilen ne de yaşadığı yerli olabilen. Arada sıkışmış kalmış bir aile. Yazarın dediği gibi başka kültürlerin kıyılarında yaşarken huzursuz ve kırılgandılar. Kitap sondan başlayan bir öyküyle başlasa da sonu ilginç bir kurgu. Sonunu bildiğimiz öyküyü tek tek aile bireyleri ve onlarla ilişkide olan kişilerin ağzından okuyoruz. Sona yaklaştıkça kişilerin olgunlaştığı, karakterlerin çaresizliği ve yalnızlıkları çok düşündürücü. Konu çok bildik, etkileyici ve sürükleyici. Bu günlerde artan kadın cinayetlerine sadece bir örnek. Toplumsal yaramıza bakış. Kitap her zamanki Elif Şafak lezzetinde ve bir an önce bitirmek isteğinde elden bırakamadığımız cinsten…
Uzun yıllar önce gittiğim Londra’da Hackney Bölgesi Türklerin yaşadığı bir mahalle idi ve tıpkı kitapta tasvir edildiği gibiydi. Şafak’ın gözlemleri etkileyici. Zavallı alışveriş canavarı ben orada Burberry Outlet Mağazasını aramak için bulunmuştum. Yıllar sonra kitapta o gittiğim anlar gözümde canlandı.
Kitaptaki karakterlere bakınca Yunus'un Londra’da dünyaya gelmesi onun daha az arada sıkışması ve daha kolay adapte olması, saflığı ve temizliği; Tobiko’ya olan çocuk aşkı, Tobiko'nun protest yaşamı, sert kabuğunun altındaki sırça yüreği; Pembe'nin tesadüf gelişen hayatında sevgiye olan açlığı; Cemile'nin bildik kötü yazgısı, çaresizliği ve hayata tutunuşu; İskender'in karmakarışık ruh halleri ve nedenleri; Esma'nın erkek olmayı isteyişi ve ağabeyine karşı derin öfkesi; Roksana'nın kadın olmanın dünyanın neresinde doğarsan doğ zor olduğu, ve yaşamak için kurguladığı yalan öyküsü; Âdem'in babası gibi olmak istememesi, yaptığı hatalar, sona giden öykülerinin yazarı olması ve pişmanlığı;  Elias'ın dünya vatandaşı zihniyeti ve tüm hassaslığına rağmen kaçınılmaz sonun nedeni oluşu; Tarık’ın hayata olan öfkesi, karanlık düşünceleri ve zavallılığı… Hepsine bağlanıyorsunuz ve yargılamaktan çok anlam yüklemeye çalışıyorsunuz karakterlere…

Öyküde İskender’in annesine olan güveninin sünnet olmak için ağaçtan indirilişinde, babasına olan güvenini de söz verdiği halde kurbanlık hayvanın kesilmesinde kaybedişi. O sevgisizliğini sürekli sorgulaması hepimizin çocuklarımızı büyütürken “aman güvenini kaybetmeyin” telkinini hatırlatıyor. Yapamayacağınız şeyler için kandırmayın denirdi. Kaybedilen inanç bir daha tamir edilmiyor. Aslında hepimiz çocukken açılan yaraları tamir etmeye çalışıyoruz tüm yaşamımız boyunca. Tıpkı Esma, tıpkı Pembe, tıpkı Cemile, tıpkı Âdem gibi…
İskender’in annesini düşündüğü hapishane günlüklerinde annesine ait bir tanımlama ilginç ve farklı. Dile bağımlı olanlara, mesela gazetecilere, avukatlara, yazarlara güvenmezdi annem. Kelimelerin önemsiz yahut ikincil olduğu şeyleri severdi-resimler, el işleri, ninniler, yemek tarifleri gibi. Pembe’nin çizdiği tüm yolda güvensizliği hissediyorsunuz…
Elias’ın Pembe’nin hayatında ki anlamı, çok masum başlayan arkadaşlıkları ve sevgileri okudukça ilişkilerini masum kılıyor sizin kalbinizde. Elias’ın yemek pişirme tutkusunun down sendromlu kız kardeşine yemek yaparken geliştiği ve bunu anlattığı paragraf nefis…
Hamur yoğurduğunda toprak damarlarına sızar. Et pişirdiğinde hayvanın ruhu seninle konuşur; ona saygı duymayı öğrenmen gerekir. Balık temizlerken bir zamanlar içinde yüzdüğü denizin sesini duyarsın; nazikçe marine edersin suyun hatırasını yüzgeçlerinden silmek için… Metal soğuk, parlak ve fazla mükemmeldi, o yüzden tahta kullanırdı… Hayatını tam tepeye tırmanırken pili biten bir oyuncak trene benzetiyordu Elias. İşaretleri yanlış okumaktan, kültürel kalıpları çiğnemekten korktuğu için uzak duruyordu Pembe’den…
Âdem’in ilk Pembe ile tanışmasında muhtarın aşk tanımlaması güzel. Erkek kavgacı ise sevdası da kavgalarla doludur. Sakin ve nazik ise sevdası merhem gibi, bal gibidir. Âdem’in annesi hakkında konuşulanları duyduğunda kafasından geçen “kelimeler de insanlar gibi gezermiş meğer” tanımlaması güzel.
Cemile’nin bildik yazgısı ile doğanın sesini dinlemesi okurken hem keyif verip hem düşündürüyor. Aslında çare sadece kendimizde, maneviyatımızda. Nitekim İskender’in hapishane arkadaşı Zişan’ın öyküye girişi ve öğretileri önemli. Cemile’nin ve Zişan’ın dediği gibi bu âlemde ki her parça, bir başkasını geliştirmek, iyileştirmek, değiştirmek için yaratılmıştı. Bu cümlede her öğreti saklı. Evet, her birimiz diğeri için önemliyiz ve nedeniyiz.
Kitabın çok tartışmalı kapağını ne anladım ne de beğendim diyebilirim. Elif Şafak , o kapak, kendimi başkasının yerine koyabilmenin resmi. Okurun hayal gücüne müdahale, diyenler de var. 450 sayfalık bir romandan bahsediyoruz. Onlarca karakter, onlarca alt tema var. Bir tek resimle müdahale olmaz. Tam tersine, gelin düşünce kalıplarımızı açalım, daha güçlü biçimde hayal edelim, diyen bir kapak. Ben kapağı çok seviyorum… demiş ama ben anlamadım. Bir de İskender’in hapishane bölümlerindeki yazı karakterini okuması zordu. Hele benim gibi New York Metrosu kargaşasında okumak zevkli değildi.


Kitabı New York Max Brenner’de bitirdim. Burası çikolata kokusuyla mutlu olacağınız bir mekân… Yemekler ve ambians nefis. Yaklaşık 45 dakika- 1 saat sıra bekliyorsunuz ama değer bir yer. Max Brenner, 1996 yılında İsrail’de Max Fichtman ile Oded Brenner tarafından kurulmuş. Çikolatalı pizzaları Şubat 2011’de Food Network’te “Yediğim En Güzel Şey” olarak tanıtılmış.

Max Brenner, çikolata ürünleri satan ve başımızı döndüren lezzetlerle karşımıza çıkan bir restoran. İsterseniz sevdiklerinize enjeksiyon çikolatalar, kupalar alabiliyorsunuz… İşte bu enfes çikolata kokusu altında sıramı ve bizimkileri beklerken bitirdim kitabımı. Bir çırpıda okunan, bir o kadar bildik ama bir o kadar sürükleyici hikâyeyi okuyun derim. Birçoğunun dediği gibi Nobel’e götürür mü bu öykü Elif Şafak’ı?  Bence götürmemeli, o zaman Orhan Pamuk’a haksızlık yapılmış olur. Sevgiyle…

24 Ağustos 2011 Çarşamba

JORGE LUIS BORGES


JORGE LUIS BORGES
Bugün bildiğimiz gibi Jorge Luis Borges’in 112. doğum günü. Google da bugüne özel bir dizayn yapmış. Peki, kimdir Borges?
Jorge Luis Borges, 24 Ağustos 1899 tarihinde Buenos Aires’te dünyaya geldi. Arjantinli yazar ve çevirmendir. İlk kitabı “Buenos Aires Tutkusu’nu” 1923 yılında yazdı.
ESERLERİNDEN BİRKAÇI:
* Karanlığa Övgü
* Kum Kitabı
*  Sonsuz Gül
* Yedi Gece
* Dantevari Denemeler
14 Haziran 1986 yılında (87 yaşındayken) Nobel ödülünü alamadan vefat etti.
ANLAR
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim birçok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım oldu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
ÖLÜYORUM...
Arjantin-1985
Jorge Luis Borges
-Su Yılmaz-
                                   JORGE LUIS BORGES
            Like you know, today’s Jorge Luis Borges’ 112th birthday. Google also made a design for this event. But do we really know who Borges is?
            Jorge Luis Borges was born in Buenos Aires, August 26th 1899. He’s an Argentine author, poet and translator. He’s written his first book “Fervor de Buenos Aires” in 1923.
SELECTED WORKS:
* Elogio de la Sombra
* El Libro de Arena
* La Rosa Profunda
* Siete Noches
* Nueve Ensayos Dantescos
He died in June 14th 1986 (when he was 87) and he couldn’t get the Nobel award.
INSTANTES (INSTANTS)
 If I were able to live my life a new,
In the next I would try to commit more errors.
I would not try to be so perfect, I would relax more.
I would be more foolish than I've been,
In fact, I would take few things seriously.
I would be less hygienic.
I would run more risks,
Take more vacations,
Contemplate more sunsets,
Climb more mountains, swim more rivers.
I would go to more places where I've never been,
I would eat more ice cream and fewer beans,
I would have more real problems and less imaginary ones.

I was one of those people that lived sensibly
and prolifically each minute of his life;
Of course I had moments of happiness.
If I could go back I would try
To have only good moments.

Because if you didn't know, of that is life made:
Only of moments; Don't lose the now.

I was one of those that never
Went anywhere without a thermometer,
A hot-water bottle,
An umbrella, and a parachute;
If I could live again, I would travel lighter.

If I could live again,
I would begin to walk barefoot from the beginning of spring
and I would continue barefoot until autumn ends.
I would take more cart rides,
Contemplate more dawns,
and play with more children,
If I had another life ahead of me.

But already you see, I am 85,
And I know that I am dying.
Jorge Luis Borges

-Su Yilmaz-


HİNDİSTAN'DAN 4 KURAL

Bu akşam çok sevdiğim bir arkadaşımdan mail aldım. Çok beğendim. Şu an en çok gitmek istediğim ülke Hindistan. Kurallar bu ülkedenmiş. Hangi ülke hangi öğreti olursa olsun doğru geldi bana ve paylaşmak istedim. İşte 4 kural;
Hindistan'dan 4 Kural
 İlk Kural :
Karşımıza çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bunun anlamı şudur; hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır, ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler.
İkinci Kural :
Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır. Hiç bir şey, hem de hiç bir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi. Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı bile değiştiremeyiz. 'Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı' gibi bir cümle yoktur. Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır,  dersimizi alalım ve ilerleyelim diye. Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de, hayatımızda karşılaştığımız her olay mükemmeldir.
Üçüncü Kural :
 İçinde başlangıç yapılan her an, doğru andır. Her şey doğru anda başlar, ne erken ne geç. Hayatımızda yeni bir şeyler olmasına hazırsak, o da başlamaya hazırdır.
Dördüncü Kural:
Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu kadar basittir.
Hayatımızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder. Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğun bu tecrübeyle ileriye doğru bakmak daha iyidir. 
 Kendine iyi bak. Tüm kalbinle sev. Sonuna kadar hayatın tadını çıkar. Hayatında ki her gün bir hediyedir, kıymetini bil.

18 Ağustos 2011 Perşembe

KAPTAN AMERİKA 3D/CAPTAIN AMERICA 3D

                              
                                         KAPTAN AMERİKA: İLK YENİLMEZ
New York’ta AMC Loews adlı sinemaya heyecanla gidiyorum. Amacım Kaptan Amerika’yı izlemek tabii ki. Marvel düşkünü olduğumu takipçilerim önceki yazılarımdan biliyorlardır zaten. Kaptan Amerika’yı da merakla bekliyordum.
Kolamı da aldıktan sonra filmin koltuğuma yaslandım. New York’un başarılı sinemalarından biri olduğunu fark ettim. Koltuklar çok rahat, üstelik ekranı da geniş. Tam benim gibi bir sinemasevere göre!
Filmi anlat dediğinizi duyuyor gibiyim. Tamam, sizi daha fazla bekletmeden filme geçiyorum. Steve Rogers askere katılmayı ister; ancak birtakım fiziksel özellikleri yüzünden bunu başaramaz. Arkadaşlarına göre çok kısa ve “cılızdır.” Ta ki Dr. Abraham Arkins tarafından bir denek olana kadar. Onu Kaptan Amerika yapabilecek bir deney. Bir süper kahramanın kahraman olabilmesi için de düşmanlarının olması gerekir, öyle değil mi?
"Cılız" Steve Rogers!

Filmin yönetmeni Joe Johnston (Jumanji, Jurassic Park). Başrollerinde ise Chris Evans (Fantastik Dörtlü, What’s Your Number?), Hugo Weaving (V For Vendetta, Matrix Revolutions), Hayley Atwell (Düşes, Cassandra’s Dream), Stanley Tucci (Burlesque, Cennetimden Bakarken), Dominic Cooper (Mamma Mia, Devil’s Double), Sebastian Stan (Siyah Kuğu, Rachel Evleniyor) ve Toby Jones (Düşler Ülkesi, Your Highness) yer alıyor. Filmde Samuel Jackson’ı da Nick Fury olarak kısa da olsa görüyoruz.
Açıkçası filme gitmeden önce gişede Harry Potter’ı geçince pek mutlu olmamıştım; çünkü Harry’yi son kez görecektik ve gişede hep onun birinci olması gerektiğini düşünüyordum. Filmi izleyince başarılı bir Marvel yapımı olduğunu anladım. Aslında süper kahraman filmlerini ne kadar izlesem o kadar seviyorum. Stan Lee harika! Bana bu film bir “tanışma” gibi geldi. Seyirci daha Steve Rogers (nam-ı diğer Kaptan Amerika) ile tanışmamıştı, artık onun yeni filmlerinin de geleceğini düşünüyorum.

Oyuncularda ise Chris Evans ile Hugo Weaving’i çok beğendim. Weaving’e V rolüyle zaten hayrandım, şimdi iyice hayranı oldum. Chris de süper kahraman filmlerinde ustalaşmış gibi geldi. (Keşke twitterı olsaydı!) Hayley Atwell’in İngiliz aksanı filme renk katmış, duruşuyla oynamış resmen.
Hugo Weaving!

Film, Türkiye’de 2 Eylül 2011’de (doğumgünümde!) vizyona girecek. Umarım keyifle izlersiniz.
Not: Kaptan Amerika’nın Dunkin Donuts’da satılan “Cherry Coolatta” adlı içeceğini beğendim. Ee, bir kahramana da o yakışır.

-Su Yılmaz-

                                   CAPTAIN AMERICA: THE FIRST AVENGER

            I go to New York’s AMC Loews cinema with excitement. My purpose is to see Captain America. My followers know that i’m a real Marvel fan. So i was waiting for the movie.
            After getting my coke, i leaned back to my seat. I realized that it’s a really successfull cinema in New York. The seats are comforty and the screen’s too large. It’s just for a movie fan like me!
            I can hear you saying “Tell me about that movie, not about the seats.” Ok, here’s it. Steve Rogers, wants to be a soldier in USA army; but because of his physical situations he couldn’t be. He’s too short and “skinny” for his friends. ‘Till Dr. Abraham Atkins offers him to appear in his experiment. An experiment that will turns him to Captain America. But a super hero has to have foes to be a super hero, right?
"Skinny" Steve Rogers!

            Movie was directed by Joe Johnston (Jumanji, Jurassic Park).  Starring Chris Evans (Fantastic Four, What’s Your Number?), Hugo Weaving (V For Vendetta, Matrix Revolutions), Hayley Atwell (The Duchess, Cassandra’s Dream), Stanley Tucci (Burlesque, The Lovely Bones), Dominic Cooper (Mamma Mia, Devil’s Double), Sebastian Stan (Black Swan, Rachel Getting Married) ve Toby Jones (Finding Neverland, Your Highness).
Chris Evans and Hayley Atwell

            Actually i was really dissapointed when i’ve heard that “Captain America beats Harry Potter in box-office” stuff and i thought Harry had to beat him; because it was gonna be the last time we ever see Harry. But after the movie, i think that it’s a cool Marvel movie. I understood that i really love Marvel, even when i watch its movies like a hundredth time! Stan Lee’s the guy! For me, the movie’s like an “introduction.” Steve Rogers (AKA Captain America) introduced himself fort he audience. Now he’s ready to kick some enemies.

            My favorite actors in that movie were Chris Evans and Hugo Weaving. I was amazed by Hugo Weaving as V and it made say “Wow” to him again. Chris Evans is like a master in super hero movies. (Wish he had a twitter!) I was glad to see Hayley Atwell with her Brit accent, she was spectacular.
            Movie’s on theaters on July 22th in the USA. Wish you’re gonna have fun!
P.S: Don’t forget to taste Dunkin Donut’s Captain America drink “Cherry Coolatta.” I tried it and it was so awesome!

-Su Yilmaz-

16 Ağustos 2011 Salı

ECE TEMELKURAN, "İKİNCİ YARISI" NYC


Bu kez Manhattan Times Square’de Starbucks Café’de okuyorum kitabımı. Geçen ekimde geldiğimizde yoktu, burası yeni açılmış. Biz yanında Milennium Broadway Otelde kalmıştık. Starbucks’da duvarda bir Türk grafiti resmi var, gülümsetiyor insanı. Kitap okumak için buradayım. Okumak ve yazmak… Gördüğün her şeyi o anda yazmak. Yazmanın verdiği kalıcılığın ağızda bıraktığı tat mükemmel. Büyük sessizlik ve yazıyı doğurmak… Doğaya inat sessiz çığlıklarla üretmek… Sadece kendin kalmak, kendini üretmek… Şimdi daha iyi anlıyorum Elif Şafak’ın yazmak için Londra’ya gidişini, Orhan Pamuk’un kapanmasını, Ece Temelkuran’ın uzaklaşmasını… Kopmak istiyorsun… Vırt zırt çalan telefonlar olmasın. Saat başı atılan twitler sizi ilgilendirmesin. Birbirine söyleyemediğin sözleri imalı imalı yazdığın faceler olmasın. Herkesin birbirini çok sevdiği sanal âlemler görünmesin o an gözüne istiyorsun. Aklıma gelmişken facebook’da bulunan eski arkadaşları sandıktan çıkarılan değerli örtülere benzetiyorum, hani sandık lekeli. O lekeyi geçiremezsiniz bir türlü ama atmaya da kıyamazsınız, onca saklamışsınız… İşte sandıktan çıkan lekeli örtülere benziyor bu arkadaşlıklar. Ben zaten çok sevdiklerimle görüşüyorum, her daim konuşuyorum. Bu eskimeyen ama eski arkadaşlıkları sandıktan çıkarıp nereye koyacağımı bilemeden sürekli sevgi sözcükleri ile ben olmuyorum aslında. İşte yazarken iletişimsizliği seviyorum, bu yüzden yabancı ülkelerde yazıyorum. Bulduğum her caféde yazıyorum, akıl defterim çiziklerle, notlarla dolu, unutmamak için.
Bu kez Ece Temelkuran “İkinci Yarısı” kitabını bitirdim burada. Henüz hangi şehirde hangi yazar okunur ayrımını yapamıyorum, sadece iç sesimle alıp yanımda getiriyorum kitaplarımı. Aslında belki şehirlere göre okumak lazım kitapları, ilginç yaklaşım olabilir, daha iyi anlayabilir belki insan kitabı.

Times Square, New York

Ece Temelkuran’a yine bayılıyorum. Yazdığı her şeyi okuduğum yazarlardan biri. Bu kitabı farklı, tadı doyulmaz… Ağrı’nın Derinliği’ni Olympos Lodge’da bir çırpıda okumuştum ve hayran kalmıştım yazımına. Muz Sesleri Beyrut’u öğretmişti bana ama bu farklı. Bu içinizde durup düşünme isteği uyandıran cinsten. Her kelimesi altı çizilecek cinsten. Edebiyat tadında, sizin tadınızda. Evet, evet içinde siz varsınız tadında.
 Ece Temelkuran’ı yıllardır okurum. İki yıl önce Antalya Altın Portakal Film Festivalinde tanıştım. Şaşırdım, kafamdaki imajı farklıymış demek ki. Daha ağır hayal etmişim, oysa hiç ağır olamayan ben. Ama bu kitabını okurken anladım. Neden Geldim İstanbul’a? derken, birisi olmalıyız, mümkünse “orijinal” biri. Çünkü görünmezsek yok oluruz! diyor. İstanbullu olmanın parçasıdır bu; biraz kırgın, biraz öfkeli. Hahh tamda söylediği gibi biraz kırgın biraz öfkeliydi sanki tanıştığım kadın. Hiç anlamamıştım, sizi okumak bir zevk deyince eyvallah değişini, onu da yazıyor ben eyvallah derim diye. İşte tam da bu noktada daha iyi anladım sevdim bu kadını. İçi dolu dolu kelimelerine âşık oldum. Okudukça okumak istedim, bitmesin bu kitap istedim.
Dikkat et. Bir gün geri dönüş yolu için kendine küçük, beyaz çakıl taşları bırak mümkünse. Çünkü sonra dönüp geriye baktığında kendine geri giden yolu hiç bulamayabilirsin. Yerini yönünü şaşırıp, ormanda çöküp kalmış bir çocuk gibi etrafında çoğalan seslerden korkabilirsin. Hiç korkma oldu mu? Çünkü hayat, kendini hayattan geri alanın önünde eğilir sadece. Gerisi sadece öldürür…
Eğer bir gün biri bana, “Hayatta sizi, gördüğünüz yerler arasında neresi en çok heyecanlandırdı?” diye sorarsa şöyle cevap vermeyi düşünüyorum:
“Sıfır noktası!”
Hiç kimse olduğun, hiçbir şey bilmediğin, seni kimsenin tanımadığı, sadece kendin olduğun, kendinden başka da hiçbir şeyinin olmadığı yer en güzel yer aslında…
Büyük büyük şeyler götürmüyor insan “maceralarından” geriye. Niyeyse üstelik o kadar “kocaman karakterlere” rağmen hiç beklenmedik yüzler sığışıyor bavulumun içine…
Kitaptan alıntıların sadece bir kısmı. Okudukça okumaktan zevk alacağınız bir kitap, şiddetle tavsiye ederim. New York’ta Ece Temelkuran’dan bir sürü güzel cümle sığıştırıyorum valizime… Sevgiyle…    
Times Square,New York



14 Ağustos 2011 Pazar

STONY CREEK, CONNECTICUT, USA


New York’tan hafta sonunu geçirmek için araba kiralayıp Branford Stony Creek, CT’daki eşimin Yale Üniversitesi’nden hocasının evine gidiyoruz. Yeni evlerinde bizi misafir etmek istediler. Evlerini biz de merak ediyoruz. Geçen sene Antalya’ya geldiklerinde çok güzel deri koltuk takımı ve nefis ipek Türk halıları almışlardı.
Sabah erkenden yola çıkıyoruz. İnternetten birkaç gün önce kiraladığımız arabayı almaya gidiyoruz. Bir navigatörünüz varsa Amerika’da her yere gitmek kolay. İyi ki erken çıkmışız yola zira hafta sonu tüm New Yorklular arabalarına atlamış sahillere akın ediyorlar. Fonda ününü Amerika dışına çıkaramamış şansız ama başarılı müzisyenlerin nefis müzikleri ve yemyeşil yol mutluluk hormonu salgılatıyor bize. Bilinmezin heyecanı hepimizin yüreğinde. Tatil modu sarmış her yanımızı. Zaman kavramını çoktan çıkarmışız cepten, bozuk para gibi harcıyoruz günleri. Müdahale edemediğimiz rüyalarımız gibi ağır ağır ilerliyoruz…

Yemyeşil yollardan biraz nostalji olarak (iki sene önce Yale Üniversitesi’nde eğitimdeyken kaldığımız) New Haven’dan geçiyoruz. Her şey hafızamızda ki güzelliğinde, yaşadığımız tadında.

Nihayet sonunda ömrümde gördüğüm en muhteşem evdeyiz. Yemyeşil ormanda, bahçeli, Long Island Koyu’na kıyısı olan bir ev. Her şeyi kocaman. Yedi banyolu, home theatrelı, spa’sı olan, her yeri orijinal bir ev; ama en önemlisi manzarası. Bir dolu güzel fotoğraf  ile ölümsüzleştiriyoruz anı. Çek çek doyamıyorum her yeri.

Ev sahiplerimiz dünyanın en iyi insanları. Sıfır ego, bizdeki hocalarımızla karşılaştırınca. Koskocaman Yale’in hocası referans bir isim bize barbekü yapıyor, etrafımızda dört dönüyor ne isterseniz diye. Bu arada çoğu Amerikan lezzeti bana göre değil ama Amerika’da hamburger yemek nefis. Kalorisinden dolayı yemeye çekindiğim hamburger burada vazgeçilmez yiyeceğim.
Yat limanına inip, yat turuna katılıyoruz. Adalar turu. 25 tane ada. Her birinin üzerinde nefis evler.
Stony Creek, Branford Connecticut’ın varlıklı, kıyı yakını bir bölümü. Şehrin güneydoğusunda yer alıyor ve de Long Island Sound limanında bulunuyor. Stony Creek’te yaşayanlar herkesten farklı bir duyguya sahipler; çünkü burası küçük ve geleneksel bir köy havasına sahip ve eşsiz bir tılsım gibi. Stony Creek’in iki tarafında birbirinden eşsiz mekânlar var: The Thimble Islands ve the Stony Creek Puppet House. The Thimle Islands, benzersiz güzelliğinin yanında çok zengin bir tarihe sahip ve yazın botla gezilmek için ideal. Bu adalar 1614’de Adrian Block adında bir denizci tarafından keşfedilmiş. Nefis Californiya şarapları içerek gezmelisiniz bu adaları eğer buralara yolunuz düşerse.

New Haven’da kalırken kızımızın yaz okulu Yale Peabody Müzesi bu adalardan birine getirmişti. O zaman bize çok anlatmıştı, biz gitmemiştik. Büyük hataymış.


Yat turundan sonra bu kez evin önünde (eve ait koyda) denize giriyoruz. Kano yaparken hayatın anlamını düşünüyorum. Hayat bizden alırken bize yenilerini veriyor hem daha iyilerini. Gidenlere üzülürken yeninin keyfine varamıyoruz çoğu kez, oysa gören göz görmesini bilir ve şükrederse hayat çok cömert. Gözlerimi kapatıyorum, kanoyla durup şöylece sessizliğin sesini dinliyoruz Nick’le. Doğanın sesini, bize neler anlatmak istiyorlar. Martılar, deniz, güneş… Sonsuzluk içinde kaybolmak… Hayatımın film şeridine yeni bir kare çekmek.
Ertesi gün kalktığımda rüyada olmadığımı anlıyorum ve facebook’uma şöyle yazıyorum: “Eğer rüyadaysam uyandırırsanız bozuşurum.” Hakikaten rüya gibi bir yer. Hayatınızda mutlaka ama mutlaka bir kez olsun New York’a gelin, araba kiralayın Stony Creek gidin. Kalınabilecek oteller var, yat turuna katılın, kano yapın, keyfini çıkarın.

Nefis bir Türk yapımı börek kokusu ile uyanıyorum, inanamıyorum. Oysa gerçek. Evin Bulgar yardımcısı bize börek açmış, acayip güzel tam bizim damak zevkimize uygun bir kahvaltı hazırlamış. Okyanusa karşı, sevgi dolu, bir sürü dil konuşulan kahvaltı. Kahvaltı sonrası ormana yürüyüşe çıkıyoruz. Mis gibi bir orman. Nükleer biyoloji alanında Nobel’e aday birinin evinin önünden yürümeye başlıyoruz. Adam kendi geliştirdiği bir yöntemle evinde kendi enerjisini kullanıyor yani elektrik kullanmıyor, heyecan verici değil mi?

Büyük taş ocağının olduğu tarafa yürüyoruz ormanın içinden,  zamanında Brooklyn Köprüsü için Stony Creek’ten (buradan) granit çıkartılmış. Şu an hala aktif ve şimdilerde çıkarılan granitler tren yoluyla kıyıya oradan da deniz yoluyla tüm dünyaya gönderiliyormuş.
Nefis ev sahiplerimizle vedalaşıp buraya yakın Clinton Premium Outlet’e uğruyoruz. Sevdiğimiz prestijli markaları daha uygun fiyata almanın rehavetiyle dönüş yolundayız. Bir hafta sonu kaçamağı böylece noktalanıyor…