Sayfalar

Londra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Londra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2012 Cuma

MELTEM'İN LONDRA'SI


Sevgili Meltem, Londra yazımı okuyunca şuraları da unutmamak gerek diyerek mesaj attı bana. Bende bunları ek bir Londra yazısı olarak yazalım, ne olur bunları yaz ve blogda yayınlayalım dedim. Kırmadı beni ve bu aşağıda okuyacağınız yazıyı yazdı. Eline sağlık Meltem’ciğim. Nefis katkıların için çok teşekkürler…
Aylin'in bu güzel ve donanımlı kalemine bir Londra bağımlısı olarak naçizane eklemek istediklerim…
Londra denildiği zaman nedense bende akan sular duruyor, şöyle bir pasaportuma baktığım zaman 14 defa giriş çıkış yaptığımı (yani bu şehre taptığımı) görüyorum...
Aslında yazılacak o kadar şey var ki… Ancak birazını ve herkesin seyahati sırasında en kolay ulaşım yapabileceği yerleri paylaşmak istedim...
Londra ve sanat...
Sanatın kalbi burada, hatta Covent Garden ve Leichester Square de atar... Aksam ustu eski bir balık pazarı olan Covent Garden’da, sokak sanatçıları eşliğinde klasik müzik dinletisi ve butik kafelerde beyaz şarap içmek… Şuraya uğramadan önce piccadlly line uzerinde olan bir durak öncesi Leichester’daki küçük bilet satıcılarından yarı fiyatına (halfprice) opera müzikal ve gösteri show biletlerinizi temin edebilirsiniz… İzlemiş olduğum klasikleşmiş, Phantom of the Opera, Dirty Dancing, Romeo ve Juliet balesi, vb... Covent Garden’da konumlanmış Royal Opera House bunun için biçilmiş kaftan.
London Colosseum ise iç mimarisi gotik tasarım ve tavanı ile muhteşem bir tiyatro binası… Geçen sene bu zamanlar 1 Ağustos’ta, sade ve sadece ünlü tenor grubu ILl Divo’yu (izlemek isteyenler için 26 Eylül İstanbul Kuruçeşme Arena’da) bu ambiansta dinlemek için oradaydım... Yaklaşan konser saatine yakın, İngiliz lady ve lordları arabalarından inerken giydikleri tuvaletler ve suitler ile sanata gösterdikleri saygıyı çok iyi gözlemleyebiliyor ve bu şehrin sanatla yıllar yılı iç içe yaşayıp ayakta kalmasını rahatlıkla anlayabiliyorsunuz...
O2 Stadium Arena…
Canary Warf Manhattan’daki Wall Street benzeri Londra'nın finans merkezi... Siyah takımlı bay ve bayanların hızlı hızlı yemeklerini yiyip iş çıkışı ünlülerin verdikleri konser ve gece hayatı arenası.
Burası bir durak sonrası yani O2 (ismini Londra'nın telekomünikasyon firması markası sponsorluğundan almıştır) ben burada birçok konserden sadece 12.10.2010’da Andrea Bocelli icin bulundum... Konsere erken gidenler için Canary Warf’a uğrayıp vakit geçirebilirsiniz ya da O2 içindeki British Musical Museum’u ziyaret edebilirsiniz...
Küçük bir anekdot: tiyatroya girerken çıkarken veya arada tüm izlemiş olduğunuz konser ve gösterilerin 5£ civarı satın alabileceğiniz kitapçıkları ile hem konser ve (cast) oyuncu, sanatçı, sanat yönetim kadrosun biyografileri hakkında bilgi sahibi olmak hem de hatıra olarak biletleri ile saklayabilirsiniz…
Restaurant
"Iberica" bir İspanyol restoranı en yakın metro durağı Greatportland Station... Enfes şarapları ve leziz etleri ile harika tatları size sunuyor. Arzu ettiğiniz tüm sos ve zeytin yağlar, kuru etler, zeytinler, mağazada satışa sunulmak üzere sergileniyor… (ben sarımsaklı, yeşil zeytinli ve çörek otlu zeytinyağını aldım ve bitmemesi için kasına gözüne baktım;) )
Baktınız, içiniz dışınız Avrupa stili oldu ve canınız Türk yemeği çekti, mesela ben yoğurtsuz ve Türk kahvesiz yapamam...
Greatportland Station İstanbul meze... "İstanbul meze", Greatportland Station durağının hemen üstünde... Bütün Türk yemekleri ve taze yoğurtları ayranları ve burada da yapılan enfes Türk kahvesi ile memleket özleminizi bir nebze giderebilirsiniz.
Türk kahvesi için medarı iftarımız kahve dünyasi Piccadlly’de Kasım ayında, (tasarımı ve projesi Londra'da olan bir Türk tasarımcıya ait) ilk şubesini açmış bulunuyor... Fiyatlar ayni, Türk kahvesi 3£ lokum ikramı burada da mevcut. 2011 Christmas Eve’de Londra’dayım ve bence Kahve Dünyası’nı ziyaret eden İngilizler bağımlısı olmuş bile… Her yer bomboş; ama Kahve Dünyası dopdoluydu... Ve küçük bir anekdot, en güzel, devasa cam ağacında kendilerini bu şehre ve kahve konusunda uzman rakiplerinin yanına bir an önce entegre etmek için sanıyorum, onlar da gördüm. Tebrikler!
"Nobu" Bir Japon Klasiği
Dubai Palm Atlantis ve Manhattan şubesini de ziyaret ettim tatlar ayni ancak gelen misafirler ve ambians bambaşka... Londra'da iki şubesi var benim favorim 19 Old Park Lane, bu restorana iki defa ziyaret ettim... Örnek: Doğum günümü kutlamak için (Ekim ayı) en yakın kız arkadaşım ile Londra’ya gitmiştik. Rezervasyonumuzu haftalar öncesinden Eylül başında yaptık.
İlk seferinde, Türkiye’deki iş ve cemiyet hayatının sayılı ileri gelenleri ve 2. Ziyaretimde ise, David &Victoria Beckham çifti ile karşılaştık.
En son Londra ziyaretimde "Koffmann's" Berkley Hotelde Blue Bar'ın yanında bir Fransız şefinin dengeli fiyatlanmış, hem de ambiansını iyi tutturmuş küçük restoranını keşfettim. Dipnot: Blue Bar da ilginç bir yer. Masmavi, inanılmaz karakterli bir otel bari.
Bankside elektrik santralinin binasında yer alan Tate Modern, güncel sanata yön veren sayılı kurumlar arasında yerini alıyor. Tate Modern de Picasso, Matisse, Dali gibi modern ustalardan günümüzün kavramsal sanatçılarına kadar farklı seçkileri bir arada bulmak ilham verici bir deneyim... Tate Modern'in 7. Katındaki restoranında James'de Aldridge'in yaptıgı dev resmi mutlaka görün. (Tate modern girişi özel sergiler dışında ücretsiz)
Londra'da Gece Hayatı…
"Londra Tramp" 30 senedir ayakta. Michael Caine ikinci biyografisini yazmış olduğu kitapta diyor ki: " Tramp'e gitmeyi 25 sene sonra benim torunları içeride görmeye başlayınca zorla bıraktım."
"Angel" bu bölge İstanbul Beyoğlu Asmalı Mescit tarzında kendi adıyla metro durağının bulunduğu karşılıklı küçük pub ların var olduğu bölge, çok keyiflidir.
Ozel birine Hediye almak için Erkek butik, niş mağazaları arasında en favorim Jermy street'te Edward'da Green...
CoventGarden/Holborn/Tottenham Court
Covent Garden ve Holborn taraflarına yolunuz düşerse konmuyor street üzerinde konuşlanman iki mağazaya mutlaka uğrayın. Bunlar, birçok ünlü tasarımcıyla yükselişte genç isimleri bir arada sunan "Two See ( 17, Monmouth street) ve eksantrik kadın ve erkek giysileri ve aksesuarlarıyla Philip Stepnes'in mağazası Unconditional ( 16,Monmouth Street)
Nothing Hill, Ladbroke Grove
Londra'nın bence alışveriş cenneti... Kadınların vazgeçilmezi efsanevi iç çamaşırı markası Agent Provocateur'un butiği burada mevcut;). Westbourne Grove doğu-batı ekseninde, uzun bir caddede ve üzerinde sağlı sollu dizilmiş birçok mağaza barındırıyor. Nothing Hill mavi kapılı evleri bulunan kendine özgü bir bölge, Cumartesi günleri bitpazarından tahmin bile edemeyeceğiniz çok ekonomik birçok markanın ürünlerini satın alabilirsiniz. Bunun yanında Vintage ürünler, eski İngiliz blazer ceketler, şapkalar gibi antika eşyalarda mevcut.
"Twenty8Twelve" @Nothinghill gate... Unlu İngiliz sinema oyuncusu Sienna Miller’ın, ablası ile birlikte hayata geçirdiği markası. İsmini Sienna Miller’ın doğum tarihinden alıyormuş.. ( bizzat ablasından öğrendim)
Bir İngiliz klasiği markalaşmış favori iki mağazam, Oxford circius dan Regent street e doğru aşağı inerken karşılıklı konuşlanmış bu iki yerin adları sırasıyla:
All Saints ( İtalyan dizayn ve UK'in pusulu ambiansını birleştiren bir tasarım mağazası,TED Baker( Londra sokaklarında dolaşırken alışverişe TED Baker’dan satın alabileceğiniz sık,yağmur geçirmez yapılı, markanın amblemi olan fiyonklu alışveriş çantalarınızdan başlayabilirsiniz)
Kadınlar için bir vazgeçilmez daha "Crabtree&Evelyn"
Sade ve sadece el ve ayak bakımı üzerine Londra markası çok sık ve niş mağazaları var, (inanın her defasında anneme 16’li kutu kutu bu el kremlerinden taşıyorum, küçük, çanta için ideal,organik ve enfes kokulara sahip bu ürünleri her çantanızda arabanızda kolaylıkla bulundurabilirsiniz...
Knightsbridge "Harrods"
Dodi Fayed’in, Prenses Diana ile geçirdiği trafik kazasında vefat etmesinden sonra Fayed’in babası Harrods’ı Katarlılar’a sattı. Yukarıda verdiğim küçük anekdot ile, bu mağazanın nasıl bir marka ve urun yelpazesi olduğu hakkında biraz kulağınıza su kaçırmıştım herhalde. Tüm dünya A+ tasarım markalarını barındıran oda oda tarihi bir yapıya sahip bir alışveriş lokasyonu. En aşağı katta, kendi markası altında hediyelik ürünleri ve yiyecek içecek ürünleri mevcut. Mutfağınız için çay fincanları, çay kutuları ve bisküvi kutuları da benim sürekli evime taşıdıklarımdan. Bir de taxfree almak isteyenlere söylemek isterim ki. Harrods bu konuda bir profesyonel. İki dakikanız var ise. Hemen aşağıya inip( mutlaka pasaportunuzu yanınıza alın), exchange ve taxfree bölümünden ısınızı hallediyorsunuz. Havaalanında sadece zarfı geçerken posta kutusuna atıyorsunuz, zaten tüm prosedürleri onlar halletmiş oluyorlar ve en geç 1 hafta içinde tüm alışverişinizin %12’si geri iade olarak kredi kartınıza yatmış...
Daha anlatacak gerçekten çok detay var. Klasik olacak; ama Londra anlatılmaz yaşanır.
Hiçbir şey yapamayıp İngilizler’in big smoke diye tabir ettikleri havaya sahip sokaklarda kulağınızda i-pod ve Sting'in size eşlik etmesi ve böylece insanın kendisini dinleyebilmeye vakit bulması için bile Londra’ da bulunmak bence hayattır.
Böyle bir blog ile bizleri buluşturduğun ve bize düşüncelerimizi paylaşma platformu sağladığın için teşekkürler Aylin...
-Meltem Akdağ

31 Temmuz 2012 Salı

LONDRA

LONDRA

         Şimdi Londra’da Olimpiyatlarda olmak vardı. TV karşısında bu kadar heyecanlı ve zevkli izlendiğine göre canlı nefis olurdu. Görkemli açılış hepimizin hoşuna gitti ve bir dolu tweet attık, Türkiye’de nasıl olurdu muhabbetleri yaptık. İngilizler görsel bir şölene dönüştürdükleri tarihleri ve buluşlarıyla oldukça etkileyicilerdi. Çocuklara, sağlığa ve gençlere verdikleri önem de ayakta alkışlanacak cinstendi. Neyse lafı uzatmıyorum bu vesileyle Antalyaface Dergisi Haziran sayısı için yazdığım Londra yazısını paylaşmak istiyorum sizlerle…
              Fonda Adele’den “Someone Like You” çalıyor ve ben Londra’dayım. Adele: “Dün bizim günümüzdü… Aşk bazen devam eder, bazen acıtır… Sana benzer birini bulabilirim” diyor. Yağmur yağıyor. Heyecanlıyım… Sokakları, insanları, asilliği heyecanlandırıyor beni. Nefis bir şehir, bir tık önde bir şehir. Duygulu ve modern şehir Londra. Londra’ya her gelişimde duygularım aynı. Burası dünyanın başkenti, kalbi adeta. Sanatla iç içe olmak için, tüm zamanların önüne geçmek için her yıl Londra’da bir hafta geçirmek gerek.
Hele bu yaz Londra’da olmak için önemli bir bahanemiz var, Olimpiyatlar 64 yıl aradan sonra yine Londra’da. Olimpiyatlar için Olympic Park açılıyor. Bir biyomühendislik şaheseri olan parkta, doğal habitatlar oluşturulmuş ve iklim değişikliğine karşı yeşillendirilmiş. Bu post-endüstriyel atık alanı yeniden doğmuş gibi. Zaten bu şehirlerin akciğeri görevini gören parklarına hayranım. Hyde ve Green Park şehri boydan boya kesiyor ve size nerede olduğunuzu fısıldıyor. Zamanı durdurup bir kahve ve kitap molası kadar dolu dolu oksijeniniz var. Koşuşturmalardan uzak o an siz kimseye ait değilsiniz. Nefes alıyorsunuz ve gözünüz yemyeşil bakıyor. Bu arada Olimpiyatlar 27 Temmuz - 9 Eylül boyunca sürecek ve Trafalgar Meydanı’nda ve Hyde Park’ta kurulan dev ekranlardan izlenebilecek bilginiz olsun.

Peki, Londra deyince ne geliyor aklımıza? Benim aklıma asalet, kraliyet, İngilizce, İngiliz aksanlı filmler, asil insanları, çay, sanat, moda geliyor. Hmm, bir de underground yani metrosunda her durakta tekrar eden “mind the gap” sözü…
Londra’ya çok kısa sürede hâkim olmak için öncelikle turist olmayı öneriyorum. Bir otobüs turu alın ve bütün gün in-bin gezin Londra’yı. Turlar genellikle Trafalgar Meydanı’ndan başlıyor, Westminster Abbey ilk durak oluyor. Burası kraliyet düğünlerinin yapıldığı mekan. Prens William & Kate Middleton’ın düğünü çok popüler bu yıl buralarda. Big Ben’de kocaman gülümseyip bir “face pozu” çekin. Tower Bridge’i yürüyerek geçin, oralarda bir kafede oturun, mesela AskItalian olabilir ve kendinize onların dizayn kadehleriyle bir şeyler ısmarlayın. Köprüden inmişken, Tudors sahnesinde kendinizi hayal edip Tower of London’ı gezin derim. Tur sırasında saat 10:30 gibi Buckingham Sarayı’nın oralarda olun ve geleneksel asker değişimini izleyin. Sonra bu Saray’ın içinde ki medeniyetin asaletini hayal edin. Bu yıl yıldönümü kutlanıyor, Ağustos - Eylül ayları arasında Buckingham Sarayı’nda kraliyetin görülmemiş mücevherleri sergilenecek.  Hemen Buckingham Sarayı’nın Hyde Park köşesinde Piccadily Caddesi’nde Hard Rock Cafe’de bol kalorili hamburgerinizi yiyin vicdanınız sızlamadan, zira çok yürüyüp yakacaksınız bu kalorileri.

Tur boyunca müzelerin olduğu bölgede inip Albert Hall, Natural History Museum, Victoria & Albert Museum ve Science Museum’ı gezin derim. Leonardo da Vinci Anatomy Animals vardı bu gidişimde. 31 Mart-12 Ağustos “British Design 1948-2012” Brownie fotoğraf makinesinden Jaguar E-Type otomobiline, 300’den fazla İngiliz tasarımını görebilirsiniz. Natural History Museum’da 6 Nisan-16 Eylül arasında sergilenen Animal Inside Out sergisini kaçırmayın derim. Özellikle Science Museum’da ilginizi çekecek çok şey bulacaksınız. British Museum farklı bir bölgede; ama orada da inip gezin derim, zira Mısır’dan daha çok mumya göreceksiniz.
Hazır bu bölgedeyken Harrods Mağazası’na uğrayın. Bu görkemli mağazanın her katı muhteşem. Özellikle en üst katında her daim açılan sergileri kaçırmayın. Biz gittiğimizde tüketiciliğimizin boyutunun son kareleriydi konu. Swarovski taş kaplı bir kadın vücudunun baş bölümü milyonlarca renkli enjektörden oluşmuştu. Ayak izlerimizin doğallığı çiğnenerek ve tüketilerek yok ediliyordu. Harrods’ın kitap bölümünde kendinizi kaptırıp bolca kitap almadan edemiyorsunuz, uyarırım. Hediyelik bölümünden mutlaka Harrods yazan bir şeyler alınıyor bu arada. Daha önce bu mağazada ve Londra’da Lady Diana etkilerine rastlıyordunuz, şimdi ise Kate Middleton her yer. Harrods Mağazası’nın karşısında ki National Café çok keyifli. Bir şeyler yiyip içmek için ideal bir mola yeri.
The London Eye konusunda kararsızım, ben binmedim; ama kimileri binmeden olmaz tüm Londra’yı tepeden görmek heyecan verici diyor. Karar sizin…
London Eye

Shakespeare’s Globe durağı önemli. Özellikle geçtiğimiz günlerde Haluk Bilginer ve Zerrin Tekindor’un birlikte oynadığı Antonius ve Kleopatra oyunu Shakespeare’s Globe Theatre’de Türkçe sahnelenen ilk oyun olarak tarihe geçti. Nisan-Kasım ayları arasında Dünya Shakespeare Festivali var. Romeo ve Juliet’in Sünni-Şii yorumu da dâhil olmak üzere, büyük şairin onlarca oyunu Britanya çapında sahnelenecek. Hemen yanında Tate Modern, Modern Sanat Galeri’ye uğramayı unutmayın!
Yine aynı bölgede Londra Köprüsü’nün bir ayağında yükselen ve bu ay açılacak olan  mimar Renzo Piano tarafından yapılan The Shard 310 metrelik kule olarak Batı Avrupa’nın en yüksek binası olacak. Fotoğraf karesine sığdıramıyorsunuz.
Regent’s Park’ın köşesinde bulunan Madame Tussauds Müzesi’ni ziyaret edebilirsiniz zira tüm dünyadaki en iyi Madam Tussauds Müzesi. Londra tarihine de hâkim oluyorsunuz.
Turistik turunuzu Thames Nehri turuyla sonlandırabilirsiniz. Güzel bir tecrübe nehir boyunca Londra’yı selamlamak. 3 Haziran’da Thames River Pageant Kraliçe’nin jübilesi için nehirde düzenlenecek geçit töreninde, kraliyet yelkenlisi önderliğinde 1000 tekne boy gösterecek.
Gelelim Londra’da Londralı gibi yaşamaya:
Metroyla siyah hatta bulunan Camden Town’a giderek başlıyoruz Londralı gibi yaşamaya. Bu semtte Freud veya Charles Dickens’ın izlerini aramak, farklı butiklerinden alışveriş yapmak, sokakta cıvıl cıvıl dolaşmak çok keyifli. Charles Dickens demişken, Aralık ayına kadar devam edecek “Charles Dickens Bicentennial” etkinliklerine katılabilirsiniz. Charles Dickens’ın 200. doğum yıldönümünde bir dizi film, yürüyüş ve söyleşiler olacak.  Londra’nın meşhur, geliri kanser araştırmalarına (cancer research) giden ikinci el dükkânlarını karıştırmak çok heyecan verici bu semtte. Minik minik aldıklarınızın sonucuna kendinizde inanamıyorsunuz. Sokak modası harika. Hiç kimse birbirinin benzeri değil. Herkes tarz ve güzel.
Metroda kırmızı hat ile yeşil hattın kesiştiği köşeye Notting Hill’e mutlaka gidin, özellikle bir Pazar günü. Açılan Nothing Hill antika pazarında gönlünüzce dolaşırken 1999 yapımı Julia Roberts ve Hugh Grant’ın başrollerini oynadığı “Nothing Hill” filmini hatırlayın. Londra deyince ilk aklıma gelen bu tipik aşk filmi nasıl da içimi ısıtır… Kişisel tarihimde en sevdiğim filmlerindendir nedense. Belki de Londra’yı ilk ziyaretimden kısa süre sonra vizyona girmesi ve her Pazar gittiğim sokakları bana hatırlatması bunda etkili olmuştur. Gerçi bu gidişimde “The Iron Lady” Margaret Thatcher’ın hayatının geçtiği sokaklar, evi vs. dikkatimi çekti Buckingham Sarayı’nın yakınlarında. Her film şehirleriyle kazınıyor hafızalarımıza…
Metroda yeşil hat Tower Hill’de inip, Design Museum’u bulun. Design Museum’da mimari, dijital, moda, mobilya, grafik, üretim ve ulaşıma dair birçok tasarım buluyorsunuz. Guardian’ın iPad dizaynından Vivien Westwood’un Etnik Afrika Koleksiyonu’nu, Louboutin’in ayakkabı üretimlerini görebilirsiniz. Örneğin depreme dayanıklı bir sıra ve dizayna dair bilmeniz gereken her şeyi kapsıyor bu müze.  Müzenin satış mağazasından da çok farklı şeyler alabiliyorsunuz.
Pazar günü Covent Garden’da Apple Market’a takılın. Küçük ama görkemli butikleri ve markaları bulabilirsiniz bu semtte. Sokağa açılan yarı kapalı pazarda çok orijinal şeyler bulabiliyorsunuz. Mesela ben bahçem için minik minik bir sürü aksesuar satın aldım. Buradaki butiklerden aldığınız ayakkabılar iki sene sonra moda olacak emin olun. Bu arada Naomi Campbell burada keşfedilmiş.  Akşama kadar bu semtte takılıp biraz aşağıya inip bir müzikal izleyin derim. Mesela Shrek’i, yeşil dev adamı izlemek size çok keyif verecek. Eğer müzikal izlemezseniz Covent Garden’dan biraz yukarı semte yürüyüp Soho’yu keşfedin. Barlara takılmak günün yorgunluğunu alacak.
Shrek müzikali

Peki, Londra’da ne yenilir derseniz?
Öncelikle İngiliz Kahvaltısı (koca bir tabakta yumurta, sosis, domates, fasulye, tost ve mantar) deneyebilirsiniz. Biraz ağır; ama denemedim demezsiniz. Londra’nın en meşhur yemeği fish and chips (balık ve patates kızartması) her yerde yiyebilirsiniz, aşağı yukarı aynı lezzet. Shepherd’s Pie popüler yemekleri. Kuzu eti, bezelye, havuç, soğan üzerine patates püresinden oluşan bir yemek. Kuzu eti ve bifteğin sebze ve et suyuyla servis edildiği Yorkshire pudding yiyebilirsiniz. Tabii tüm dünya mutfaklarını deneyebilirsiniz bu nefis şehirde. Biz Trafalgar Meydanı’nda otelimizin karşısında ki Prezzo Italian Restaurant’a abone olduk mesela. Harrod’s Mağazası yakınlarında Knightsbridge Green’de Ristorante Italiano Signor Sasi’de mutlaka ama mutlaka bir akşam yemeği yiyin.
British breakfast

Londralıların bu ara gözde mekanı Soho’daki Miskin’s. Yine Soho’ya gitmişken Patisserie Valerie tatlılarını deneyin derim. Zaten beş çayı için ister istemez mola verip bir çay ve tatlı yiyorsunuz buralarda. Bu aralar Lady Grey çayı çok popüler, bergamut ve portakal kokusuna âşık oluyorsunuz. Eve, size Londra’yı hatırlatan Lady Grey çayı ile dönmek iyi bir fikir.

Gelelim Alışverişe…
Londra’nın her yerinden bir şeyler alabilirsiniz ama Oxford Caddesi tüm mağazaların olduğu bir cadde. Tüm gününüzü orada geçireceğinizi garanti ederim. Ben genelde gittiğim ülkelerin kendi markalarını seviyorum. Oralardan alışveriş yapıyorum. Türkiye’de bulabileceğim markaları tercih etmiyorum. Her gittiğimde bir günüm bu caddede geçiyor. Farklı, tarz şeyler buluyorum. Primark ucuz kaçış noktası, bir göz atın derim. Aslında yeni yapılanan farklı semtlerde dolaşıp alışveriş yapmayı daha çok seviyorum. Mesela King’s Cross’un kuzeyindeki Barnsbury moda ve tasarım merkezi. Chelsea’deki King’s Road’un batı ucu World’s End bohem, şık mahalle. Buralarda alışveriş yapmak ve keyifli molalar vermek iyi bir tecrübe. Londralı kadınlara sormuşlar alışveriş mi? cinsellik mi? diye onlar alışveriş demiş, anlayın ne kadar alışveriş sevdiklerini. Bu arada cinsellik onlar için tabu değil ve asla takılmıyorlar titrinlere.
Son söz ne yapın ne edin bu yaz Londra’da olun! Sevgiyle kalın…