Sayfalar

7 Temmuz 2011 Perşembe

VİYANA SOKAKLARINDA AFİŞLER


Viyana’da başka bir güne merhaba. Dün gece canım arkadaşlarımdan biri geldi buraya, bizde kalıyor. Bugün onunla 1.Viyana’da shopping yapıyoruz. Kahve molaları veriyoruz, bolca dedikodu yapıyoruz. H&M keşfimiz ve Swarovski maceramız. Swarovski buranın markası olduğu için Türkiye’den ucuz ve çok çeşit var. Ben size bugün Viyana sokaklarındaki afişlerden bahsetmek istiyorum.  Farklı ve detay saklı her birinde. Espri baktıkça, okudukça dikkatinizi çekiyor. Aslında bu tarz bir şeyler okumak isterdim. Çok okumak, çok gezmek ve onları bir esprili cümleyle afişe etmek. Özetin özeti tam metin. Bu anlamda Antalya’da bizim Zaruri Caz Meyhanesi çok başarılı. Hem sloganlarında, hem kutlamalarında, hem afişlerinde espriyi yakalarsınız. İşte bugünlük afişlerden örnekler sunup kaçıyorum, misafirimle ilgilenmem lazım… Benim gibi afişlerden hoşlanırsınız umarım…







6 Temmuz 2011 Çarşamba

VİYANA GÜNLÜKLERİ, BELVEDERE

Viyana’da hava nefis, sonunda güneş açtı. 26 derece sıcaklık. Viyana’da günlük gazetelerde saat saat sıcaklık yazıyor, zira öğleden sonra birden 10 derece düşebiliyor sıcaklık. Neyse ki bugün yağış yok, düşüş yok. Su’yu okuluna bırakıp Belvedere Sarayı’na geliyorum. Burası Savoy Prensi Eugene’in yazlık sarayı. Viyana’nın Barok mimarisinin gözdelerinden biri. Görkemli bir bahçe, nefis bir saray. Bir yerlerde okumuştum, Maria Theresa bahçesini halka açarmış, halkın bahçesinde dolaşmasından zevk alırmış.
 Kaç gündür yazmayı unuttum Viyana 23 Bölgeden oluşuyor. Mesela Su’yun okulu 4. Bölge, kaldığımız yer 5. Bölge, şehir merkezi 1. Bölge. Belvedere’de 3. Bölgede.
Unteres (Aşağı) Belvedere 1714-1716 yılları arasında Johann Lukas von Hildebrant tarafından, Prens Eugene’nin yazlık evi olarak yapılmış. Saray prensin ölümünden sonra Maria Theresa’ya geçmiş, 1914 yılında Saraybosna’da uğradığı suikastla 1.Dünya Savaşı’nı tetikleyen Arşidük Franz Ferdinand gibi Habsburg hanedanı tarafından kullanılmış. 1955’te 2.Dünya Savaşı’nın dört galip gücü burada toplanıp, Avusturya’nın bağımsızlığı için antlaşma imzalamış.
Aşağı Belvedere Barok Avusturya Sanat Müzesi’ne ev sahipliği yapıyor. Müzede Maria Theresa ve eşi François de Lorraine’in portreleri 18.yüzyıl Viyana’sını yansıtıyor. Gran, Maulbertsch ve Rottmayr’ın eserleri ve Donner ile Permoser’in heykellerini görebilirsiniz. Permoser’in Prens Eugene’in yüceltilmesi adlı ünlü heykeli aynalı ve yaldızlı, Rokoko Altın Oda’nın ortasında görebilirsiniz. Burada prens kıskançlık figürünü reddeden ve şöhret’in çaldığı davulu susturmaya çalışan Hercules olarak tasvir ediliyor. Aslında tarih seviyorsanız bu ayrıntılar nefis ama işim olmaz diyorsanız Müze’nin içine girmeden dışarıdan seyredebilirsiniz. Bu durumda Budapeşte-Viyana-Prag turları çok anlamlı. Hem ekonomik hem de gezilecek her yere götürüyorlar. Ama tarih seviyorsanız, sanat okuyorsanız Viyana’da uzun kalmalısınız, tek tek ayrıntıları işlemelisiniz tüm hücrelerinize.
Bu kez Müze Cafe’den yazıyorum size. Yeni bir kitaba başladım bitirince yazarım. Onu okudum biraz. Limonluk’a yürüdüm. Sarayda ki Limonluk Ortaçağ Sanat Müzesine ev sahipliği yapıyor. Limonluk’a giderken bahçe büyüleyici. Amerikan vari koşanlar, yürüyenler sabah sabah bol. Mevsimleri temsil eden heykelcikler nefis. Yüzü kadın vücutları hayvan sfenksleri büyüleyici.
Prens Eugene, 1723 yılında tamamlanan Oberes (yukarı) Belvedere’de eğlenceler düzenlermiş.Hemen hayal ettim, görkemli elbiselerle nefis klasik müzik eşliğinde valsler, danslar…Şu an da burası hepimizin çok bildiği eserlere ev sahipliği yapıyor. Hatta Belvedere demek Gustav Klimt demekle eş değer. Ünlü öpüş tablosundan kadın figürlerine kadar hepsi sizi büyülüyor. Geçen yıl tüm posterlerini kartlarını almıştım. Evime çerçeveletmiştim. Yatak odam minyatür Antalya Belvedere şubesi. Monet, Egon Schiele, Oskar Kokoschka, Renoir, Cezanne, Edvard Munch, Hans Makart, Van Gogh imzalı resimler görmeye değer. Wolfgang Hutter eserleri de tam bana göre.
Eylül ayının heykelciği
Hediyelik Dükkânlarına uğrayıp sevdiğiniz tabloların magnetlerini alın derim. Ben kesin o müzenin atlasını alıyorum, tavsiye ederim. Belvedere’nin yanında dış sokakta hediyelik eşya dükkânını bir Türk işletiyor, buradan bir şey almak nasip olmadı ama uğrayın derim. Ben şimdi uğradım biraz sohbet ettim. Tüp bebek hastaları varmış, Türkiye’de doktor ismi istediler malum tavsiyelerde bulundum. Neyse gitme vaktidir, Su’yu alacağım. O ne isterse yaparız artık. Şimdilik hoşçakalın…
The Kiss,Gustav KLIMT

ACTILINGUA ALMANCA YAZ OKULU

ACTILINGUA  ALMANCA YAZ OKULU
Bugün de Viyana’da gittiğim yaz okulunu yazıyorum: Actilingua Summerschool. Dün okulun ilk günüydü ve izlenimlerimi aktarmaya çalışacağım.
Okulun ilk günü. Heyecanlıyım, kalbim küt küt atıyor. Acaba hangi kurda olacağım diye meraktan çatlıyorum. Yanımda çok yakın arkadaşım Ada Fuhrmaniak var. İkimizin arkadaşlığının ilk yılı. Birbirimizi minik hediyelerle şımartıyoruz.
Yeni grubumda birçok arkadaşlarım oldu: Julia, Veronica, Tamara, Valeria, Teodora, Panos, Jorge, Daniel ve Killian. Öğretmenimiz de Ralf (soyadını aklımda tutabilmiş değilim!) Almanca oyunlar oynarken atılan kahkahalar paha biçilemez.
Okulumuzun büyük bir bahçesi var ve Ada ile keşiflere bayılıyoruz. Her yer yeşillik. Üstelik beklemek için “pavillion” ve banklar da var.

Actilingua’da ikinci yılım olmasına rağmen dün ilk günümmüş gibi heyecanlıydım. Yaz okulu hakkında daha birçok yazıyla karşınıza çıkacağım. "Auf Wiedersehen!"
-Su Yılmaz-




                       ACTILINGUA GERMAN SUMMERSCHOOL
 Today i’m writing about the summerschool i’m going to in Vienna: Actilingua Summerschool. Yesterday was the first day of school so I’ll try to write all my experience of that day.
The first day of school. I’m really excited, my heart beats… I’m really wondering that which course i’ll be in. There’s my close friend Ada Fuhrmaniak. It’s our friendship’s first year. We make ourselves happy with the tiny little presents.
In my new group i’ve got lots of friends: Julia, Veronica, Tamara, Valeria, Teodora, Panos, Jorge, Daniel and Killian. Our teacher’s Ralf (I couldn’t remember his last name!) While we’re playing German games, our laughs are valuable.
Our school has a huge garden and we like to “discover” with Ada. Everywhere’s green and peaceful. Also it has “pavillion” and banks to wait.
Even it’s my second year in Actilingua, I still have that feeling; like it’s my first day in school. I’ll also write more about it soon. “Auf Wiedersehen!”
-Su Yilmaz-

5 Temmuz 2011 Salı

STEPHANSDOM

Caffe Latte saatimde yine sizinleyim. Sabah kahvaltı yapıp, Su’yu okuluna bıraktım. Su bugün okulundan bahsedecek size. Çok keyifli bir yaz okulu. Avrupa’nın her yerinden gençler var. Dün akşam Su Rusça çalıştı, sıra arkadaşı Rus’muş. Su’yun okulundan yürüyerek merkeze geldim bu kez. Viyana Teknik Üniversitesi’nin önünden gezerek geldim, hem sabah yürüyüşümü de yapmış oldum. Kızlar kilo verme iddiasını kazanabilirim, çok yürüyorum çünkü ama Viyana’nın tatlıları da diyet bozduracak cinsten.
Viyana sokaklarında her an bir flüt, bir akordeon, bir keman sesi duyabilirsiniz. Hele yılın bu mevsimi festivaller olduğu için her yerden sanatçılar burada. Klasik müzik sizi doğru yerlere çağırıyor. Temizlenmiş yüreğiniz sevgi ile bütünleşiyor. Hoş görü bedeninizde dolaşıyor. Tüm evreni kucaklamak coşkusuyla adımlarınız hızlanıyor. Sonra birden aklınıza geliyor burada zamanla yarışmak yok dingin ol Aylin diyorum kendime. Kocaman kıkırdıyorum kendime çünkü adımlarımı bu kez gezi yazarı olarak atıyorum. Tüm her kese söylemek istiyorum ben buraları yazacağım o yüzden kocaman açmış gözlerimi ayrıntılara bakıyorum diye. Sanat şehri burası.  Eğer tarih ve sanat seviyorsanız, tarz butikler istiyorsanız Avrupa tam size göre.

Yürüyerek Stephansdom Katedralini buluyorum. Katedral sekiz yüzyıldan fazladır şehir yangınlarını, Osmanlı toplarını, Alman ve Rus bombardımanlarını atlatarak, Viyana’ya kol kanat germiş. Panoramik dolaşıyorum. Yanında nefis bir çiçekçi, arkasında saatlerinizi geçirebileceğiniz bir kitapçı ve bolca da hediyelik dükkânlar. Steff olarak bilinen çan kulesi, tepesindeki gözlem kulesiyle 137m yüksekliğindeymiş. Çıkmadım ben ama çıkınca muhteşem Viyana manzarası olmalı. Romanesk batı cephesi, Gotik kulesi ve Barok altarıyla üç ayrı mimari tarzın sadeliğini temsil ediyor.
Stephansdom’un ana girişinin iç duvarında 05 rakamı göze çarpıyor.. Bu sayı Naziler’e karşı 1944 yılında başlayan Avusturya direniş hareketinin gizli koduymuş. 5 alfabenin beşinci harfini, yani E’yi temsil ediyormuş. OE(Ö) ise Österreich, yani Avusturya sözcüğünün ilk sesi.
Katedralin dıştan görünüşü
Katedralin içten görünüşü
Kilisenin içine giriyorum. Kimileri ağlıyor, kimileri dua ediyor ama ben sadece turistik olarak geziyorum. İlginç öğretiler herhalde bana bu hissiyatları vermiyor ama saygılı bir şekilde yanlarından usulca geçiyorum. Kalbimi bütün tutup geziyorum. Mimari muhteşem. Kilisenin içinde, ana koridorda Anton Pilgram’ın göz alıcı Gotik vaiz kürsüsü var. Heykeltıraş, sarmal merdivenlerin başına Kilise babaları Augustinus, Gregorius, Hieronymus ve Ambrosius’un figürlerini yerleştirmiş ve merdivenin altına, pencereden bakar gibi kendi heykelini koymuş. Ben dersime çalışıp gittiğim için bu ayrıntıları takip ettim. Sizlerde atlamayın diye yazıyorum eğer yolunuz düşerse, zira sanat harikası. Yavaşça çıkıp tekrar bakıp katedrale yoluma devam ediyorum. Zira bu civarda anlatılacak çok yer var. Türk turist kafilesine rastlıyorum, muzurca gülümsüyorum onlara. Şimdi kendime bir salata ısmarlayacağım, miskin miskin oturup kitap okuyacağım, hiççç acelem yok. Ne büyük lüks hiç acelenin olmaması, bir yerlere yetişmemek. Bizim kızlar bugün havuz partisi yapıyor, benim havuzum ruhum için. Mola verdim her türlü düşünceye, özellikle karamsar düşüncelere. Bu dünyada tek istediğim manevi zenginlik, doygunluk, dinginlik. İnsanları titrinleri ve giysileriyle görmeyi çoktan bıraktım. Bugün şunu denedim Viyana’da, insanların taaa içine bakmayı, özellikle sakat insanların. Onlar bizden daha çok maneviyat kazanıyorlar, daha çok mücadele ediyorlar yaşamla. İşleri daha zor çünkü. Gördüm onların içlerini, aslında sonsuz sevgi var. Merhamet var. Farkındalık var. Bizlerde olmayan direnç var. Maneviyat var. Küçümsediğimizi sandığımız küçümseme var.
Mola verdiğim cafeye We Wien yazılı bir grup ve küçük çocuklar grubu geldi. Pırıl pırıl etraflarına ışık saçıyorlar, cıvıl cıvıllar. Şimdi kalkıp dolaşmaya devam edeceğim, devamını yazarım… Kendime nefis bir salata ısmarladım, yağmurdan kaçıp kafelere sığındım ve Su’yu okulundan aldım. Su’yla mağaza dolaştık, konser ve sinema tespiti yaptık. Yakınımızdaki marketten alışveriş yapıp odamıza geldik. Ben yemek yaptım, Su internette… Bugünlük bu kadar yarın görüşürüz…

4 Temmuz 2011 Pazartesi

VİYANA... ÖLÜMÜN ÖTESİ...

Yılın bu mevsimi yine Viyana’dayız. Su Almanca yaz okulunda. Bense Starbucks’da bu yazıyı yazıyorum. Tıpkı bizim İstiklal Caddesi gibi bir yerdeyim. Meşhur Sacher Cafe’nin karşısında 1.Karnter Strasse burası. Cıvıl cıvıl, her milletten insan var. Her dil kulağınıza geliyor. Önce turladım buraları, sonra oturdum kitap okuyorum. Ne mi okuyorum? Şimdi okuduğum kitabı paylaşacağım sizinle. Aslında buraları tanıtacağım her gün size, sokak modasını anlatacağım, ne yenir, ne içilir göreceksiniz. Bu arada burası çok soğuktu şimdi biraz güneş açtı. Neyse artık kitabımdan bahsedeceğim size…

Yaklaşık iki ay önce çok sevdiğim amcam vefat etti. Teyzemin ölüm yıldönümüydü ve tanımadığım ama akrabamız genç bir kızı kaybettik. Ölümü irdelerken Emine bana bir kitap getirdi, lütfen oku dedi. Tüm ayrıntılarıyla ölümden sonraki yaşam, Ölümün Ötesi, Dolores Cannon. Orijinal adı Between Death and Life. Okudukça acayip keyif aldım kitaptan.
İlerlemek için ölüm gereklidir. Önemli olan yaşamın ne kadar kolay ya da zor geçtiği değil, o hayattan öğrenilen derstir. Her şey tutumda yatar. Yarattığınız şeyi yaşarsınız ve yaşadığınız şeyi de yaratırsınız. Sizden alınanı deneyimlemeden, size verileni anlayamazsınız.
Bu arada çok ortada bir masaya oturduğum için yanıma birileri oturup kalkıyor. Arap bir aile, Arap mısınız? Bize çok benziyorsunuz dedi. Bu kocaman gözlerle Dubai havaalanında da sevmişlerdi beni. Yok Türküm dedim, ooo ahbap olduk. Şimdi bir kuzeyli oturuyor karşımda konuşmuyoruz, sadece gülümsüyoruz birbirimize.
Kitaba dönersek; Dünyada bir şeyler yaşarken, bu ister olumlu ister olumsuz bir şey olsun, önemli olan sizin o deneyime karşı tutumunuz, onu kabul ediş biçiminizdir. Yenilgiler karşısında ne yaparsınız? Zaferleriniz karşısında ne yaparsınız? Durumlara ve sorunlara nasıl yaklaşırsınız? Başarısızlıklarınızı nasıl kabul edersiniz? Şefkatli ve merhametli misiniz? Yani, yaşamla ilgili tüm durumlar… Tüm bunlar sizin kim ve ne olduğunuzun toplamını oluştururlar. Ve kendini aldatma büyük sorundur (buraya özellikle bayıldım). İnsanlar yaşadıklarına dürüstçe bakamazlar. Onlar yaptıkları şeyler için mazeret uydurur ve tüm gerçeği yitirene dek kendilerini haklı çıkarıp gerçeği çarpıtırlar. Aslında karmamızı kirletmekten başka bir şey yapmıyoruz. Karma, olumlu ve olumsuz her şeyin geriye ödenmesi ve dengelenmesi gerektiğini bildiren evrensel denge ya da neden-sonuç yasasıdır.
Belli insanlarla aramızda halletmemiz gereken bir karma olabilir. Her şey insana geri döner. Bir değişim nedenini deneyimlemeden kendinizi değiştiremezsiniz. Eğer siz sorunları deneyimliyor, yaşıyorsanız, bu daha güçlü ve daha kişisel olur. Bu yaşamdan çıkardığımız dersler ve direncimiz bizi güçlü kılar. Olaylarla başa çıkma bizi geliştirir. Her durumda hoş görü bizi yüceltir. Şimdi babam demek istiyorum. Babam eve giren hırsıza bile her gün selam verip, nasılsın diyor. Bense öfke ile kafamı çeviriyorum. Bu dünyada öğrenmem gerekli ne çok şey var. Ana okulu öğrencisini bir üniversiteye götüremezsiniz tabii… Kendine iyi bak. Sevgi ve ışık içinde yüksel. Yaradan seni korusun, beyaz ışık seni kuşatsın ve sana mutluluk ve güven versin.
Siz, ölmüş biri için üzülüp ağladığınız her seferinde bu insanı dünyaya biraz daha bağlarsınız. Üzüntünün de yeri vardır, ama aşırı üzüntü ve ıstırap her iki taraf için de, kalan için de giden için de iyi değildir. Aslında, giden için üzülmeye gerek yoktur, çünkü gidenlerin çoğu bu alemde gördüğü şeylerden ötürü çok mutludur. Hastalık ve acı içinde ölenlerin karmaları temizleniyor cümlesi beni biraz olsun mutlandırdı.
Bir çırpıda okudum bitirdim kitabı. Daha fazlası için kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Seversiniz, sevmezsiniz, inanırsınız, inanmazsınız o size kalmış. Sokak iyice cıvıl cıvıl oldu. Saat burada 14.00, sizden bir saat geri. Saat 15.00 de Sushi’yi okuldan alacağım. Cadı dün ki sınavını çok iyi yaptığı için benden kitapçı Libro’ya gitme sözü aldı. Market yapıp, evimize gideceğiz.  Bugünlük bu kadar, yarın görüşmek üzere…

YAZLIK-GÜLSE BİRSEL

                                   YAZLIK
Efendim, Avusturya’nın Viyana şehrinden sıcak sıcak yazmaktayım; ama Viyana buzz gibi. Yazarken yağmur damlalarının düşüşünü duyabiliyorum. İlk Viyana yazısı da bir kitap üzerine olsun diye düşündüm. Hazır yaz da geldi, şöyle bir arkamıza yaslanalım, elimize kitaplarımızı alalım değil mi? Diziler de bitti nasıl olsa. Cemile-Hürrem-Fatmagül üçlüsü tatildeler bu yaz.
Sözü fazla uzatmadan kitaba geçiyor, siz değerli okurlarımı kızdırmak istemiyorum. “Yazlık” adından da anlaşılacağı gibi yazın sıcağında içiniz bunaldığı zaman okuyabileceğiniz enfes bir kitap. Konusu ne diye sorduğunuzu duyar gibiyim, aslında konusu yok. Nasıl olur? Her kitabın bir konusu vardır öyle değil mi? Aslında birçok konusu var. Güncel yazıların birleşimi gibi düşünebilirsiniz. Her şeyden bahsedilmiş, öyle ki kitapta karşılaşabilecekleriniz: Zararlı bildiğimiz ama yararlı olanlar, Ugglar hakkında eleştiri, “tatilci” ile “yazlıkçı” arasındaki fark…
Kitabın yazarı “Gayet Ciddiyim”, “Yolculuk Nereye Hemşerim” gibi kitapların yazarı ve “Avrupa Yakası” adlı dizinin senaristliğini yapan Gülse Birsel. Bu kitabı okumamdaki en büyük etkendi, belirtmeden geçemeyeceğim.  Yazılarının her birinden ayrı bir tat alan biri olarak bu kitabında da aynı tadı aldım. En beğendiğim özelliği ise sanki okuyucuyla konuşuyor da biz onu dinliyoruz. Çok içten, samimi…
Kitabı “e-book” ile okuyunca da inanın aynı zevki alabilirsiniz, tek kötü yanı benim gibi kitap kurtlarının bayıldığı sayfa hışırtısının olmaması. Paha biçilemez!
Keyifli okumalar!
-Su Yılmaz-

27 Haziran 2011 Pazartesi

THE MIRACULOUS JOURNEY of EDWARD TULANE

                Edward Tulane is a rabbit, a china rabbit. The china rabbit who lives in Egypt Street with his little owner, Abilene Tulane. They both love each other so deeply. But one day, Edward falls down to an ocean and by that time his journey begins. The most miraculous journey ever.

This book was written by Kate DiCamillo. We know her as well with “The Tale of Desperaux”, “Because of Winn-Dixie” and “The Tiger Rising”. She also received Newbery Medal with “The Tale of Desperaux.” I’d like to thank her for that really thoughful book. I was really in love with the china rabbit, Edward!
The book made my heart beat so much. So I can say that it deserves many awards. It was written really kindly. It’s for kids and adults both. Made me love it! Well done Kate DiCamillo! Well done Edward Tulane!
-Su Yılmaz-
Edward Tulane