Sayfalar

24 Ağustos 2011 Çarşamba

HİNDİSTAN'DAN 4 KURAL

Bu akşam çok sevdiğim bir arkadaşımdan mail aldım. Çok beğendim. Şu an en çok gitmek istediğim ülke Hindistan. Kurallar bu ülkedenmiş. Hangi ülke hangi öğreti olursa olsun doğru geldi bana ve paylaşmak istedim. İşte 4 kural;
Hindistan'dan 4 Kural
 İlk Kural :
Karşımıza çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bunun anlamı şudur; hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır, ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler.
İkinci Kural :
Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır. Hiç bir şey, hem de hiç bir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi. Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı bile değiştiremeyiz. 'Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı' gibi bir cümle yoktur. Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır,  dersimizi alalım ve ilerleyelim diye. Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de, hayatımızda karşılaştığımız her olay mükemmeldir.
Üçüncü Kural :
 İçinde başlangıç yapılan her an, doğru andır. Her şey doğru anda başlar, ne erken ne geç. Hayatımızda yeni bir şeyler olmasına hazırsak, o da başlamaya hazırdır.
Dördüncü Kural:
Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu kadar basittir.
Hayatımızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder. Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğun bu tecrübeyle ileriye doğru bakmak daha iyidir. 
 Kendine iyi bak. Tüm kalbinle sev. Sonuna kadar hayatın tadını çıkar. Hayatında ki her gün bir hediyedir, kıymetini bil.

18 Ağustos 2011 Perşembe

KAPTAN AMERİKA 3D/CAPTAIN AMERICA 3D

                              
                                         KAPTAN AMERİKA: İLK YENİLMEZ
New York’ta AMC Loews adlı sinemaya heyecanla gidiyorum. Amacım Kaptan Amerika’yı izlemek tabii ki. Marvel düşkünü olduğumu takipçilerim önceki yazılarımdan biliyorlardır zaten. Kaptan Amerika’yı da merakla bekliyordum.
Kolamı da aldıktan sonra filmin koltuğuma yaslandım. New York’un başarılı sinemalarından biri olduğunu fark ettim. Koltuklar çok rahat, üstelik ekranı da geniş. Tam benim gibi bir sinemasevere göre!
Filmi anlat dediğinizi duyuyor gibiyim. Tamam, sizi daha fazla bekletmeden filme geçiyorum. Steve Rogers askere katılmayı ister; ancak birtakım fiziksel özellikleri yüzünden bunu başaramaz. Arkadaşlarına göre çok kısa ve “cılızdır.” Ta ki Dr. Abraham Arkins tarafından bir denek olana kadar. Onu Kaptan Amerika yapabilecek bir deney. Bir süper kahramanın kahraman olabilmesi için de düşmanlarının olması gerekir, öyle değil mi?
"Cılız" Steve Rogers!

Filmin yönetmeni Joe Johnston (Jumanji, Jurassic Park). Başrollerinde ise Chris Evans (Fantastik Dörtlü, What’s Your Number?), Hugo Weaving (V For Vendetta, Matrix Revolutions), Hayley Atwell (Düşes, Cassandra’s Dream), Stanley Tucci (Burlesque, Cennetimden Bakarken), Dominic Cooper (Mamma Mia, Devil’s Double), Sebastian Stan (Siyah Kuğu, Rachel Evleniyor) ve Toby Jones (Düşler Ülkesi, Your Highness) yer alıyor. Filmde Samuel Jackson’ı da Nick Fury olarak kısa da olsa görüyoruz.
Açıkçası filme gitmeden önce gişede Harry Potter’ı geçince pek mutlu olmamıştım; çünkü Harry’yi son kez görecektik ve gişede hep onun birinci olması gerektiğini düşünüyordum. Filmi izleyince başarılı bir Marvel yapımı olduğunu anladım. Aslında süper kahraman filmlerini ne kadar izlesem o kadar seviyorum. Stan Lee harika! Bana bu film bir “tanışma” gibi geldi. Seyirci daha Steve Rogers (nam-ı diğer Kaptan Amerika) ile tanışmamıştı, artık onun yeni filmlerinin de geleceğini düşünüyorum.

Oyuncularda ise Chris Evans ile Hugo Weaving’i çok beğendim. Weaving’e V rolüyle zaten hayrandım, şimdi iyice hayranı oldum. Chris de süper kahraman filmlerinde ustalaşmış gibi geldi. (Keşke twitterı olsaydı!) Hayley Atwell’in İngiliz aksanı filme renk katmış, duruşuyla oynamış resmen.
Hugo Weaving!

Film, Türkiye’de 2 Eylül 2011’de (doğumgünümde!) vizyona girecek. Umarım keyifle izlersiniz.
Not: Kaptan Amerika’nın Dunkin Donuts’da satılan “Cherry Coolatta” adlı içeceğini beğendim. Ee, bir kahramana da o yakışır.

-Su Yılmaz-

                                   CAPTAIN AMERICA: THE FIRST AVENGER

            I go to New York’s AMC Loews cinema with excitement. My purpose is to see Captain America. My followers know that i’m a real Marvel fan. So i was waiting for the movie.
            After getting my coke, i leaned back to my seat. I realized that it’s a really successfull cinema in New York. The seats are comforty and the screen’s too large. It’s just for a movie fan like me!
            I can hear you saying “Tell me about that movie, not about the seats.” Ok, here’s it. Steve Rogers, wants to be a soldier in USA army; but because of his physical situations he couldn’t be. He’s too short and “skinny” for his friends. ‘Till Dr. Abraham Atkins offers him to appear in his experiment. An experiment that will turns him to Captain America. But a super hero has to have foes to be a super hero, right?
"Skinny" Steve Rogers!

            Movie was directed by Joe Johnston (Jumanji, Jurassic Park).  Starring Chris Evans (Fantastic Four, What’s Your Number?), Hugo Weaving (V For Vendetta, Matrix Revolutions), Hayley Atwell (The Duchess, Cassandra’s Dream), Stanley Tucci (Burlesque, The Lovely Bones), Dominic Cooper (Mamma Mia, Devil’s Double), Sebastian Stan (Black Swan, Rachel Getting Married) ve Toby Jones (Finding Neverland, Your Highness).
Chris Evans and Hayley Atwell

            Actually i was really dissapointed when i’ve heard that “Captain America beats Harry Potter in box-office” stuff and i thought Harry had to beat him; because it was gonna be the last time we ever see Harry. But after the movie, i think that it’s a cool Marvel movie. I understood that i really love Marvel, even when i watch its movies like a hundredth time! Stan Lee’s the guy! For me, the movie’s like an “introduction.” Steve Rogers (AKA Captain America) introduced himself fort he audience. Now he’s ready to kick some enemies.

            My favorite actors in that movie were Chris Evans and Hugo Weaving. I was amazed by Hugo Weaving as V and it made say “Wow” to him again. Chris Evans is like a master in super hero movies. (Wish he had a twitter!) I was glad to see Hayley Atwell with her Brit accent, she was spectacular.
            Movie’s on theaters on July 22th in the USA. Wish you’re gonna have fun!
P.S: Don’t forget to taste Dunkin Donut’s Captain America drink “Cherry Coolatta.” I tried it and it was so awesome!

-Su Yilmaz-

16 Ağustos 2011 Salı

ECE TEMELKURAN, "İKİNCİ YARISI" NYC


Bu kez Manhattan Times Square’de Starbucks Café’de okuyorum kitabımı. Geçen ekimde geldiğimizde yoktu, burası yeni açılmış. Biz yanında Milennium Broadway Otelde kalmıştık. Starbucks’da duvarda bir Türk grafiti resmi var, gülümsetiyor insanı. Kitap okumak için buradayım. Okumak ve yazmak… Gördüğün her şeyi o anda yazmak. Yazmanın verdiği kalıcılığın ağızda bıraktığı tat mükemmel. Büyük sessizlik ve yazıyı doğurmak… Doğaya inat sessiz çığlıklarla üretmek… Sadece kendin kalmak, kendini üretmek… Şimdi daha iyi anlıyorum Elif Şafak’ın yazmak için Londra’ya gidişini, Orhan Pamuk’un kapanmasını, Ece Temelkuran’ın uzaklaşmasını… Kopmak istiyorsun… Vırt zırt çalan telefonlar olmasın. Saat başı atılan twitler sizi ilgilendirmesin. Birbirine söyleyemediğin sözleri imalı imalı yazdığın faceler olmasın. Herkesin birbirini çok sevdiği sanal âlemler görünmesin o an gözüne istiyorsun. Aklıma gelmişken facebook’da bulunan eski arkadaşları sandıktan çıkarılan değerli örtülere benzetiyorum, hani sandık lekeli. O lekeyi geçiremezsiniz bir türlü ama atmaya da kıyamazsınız, onca saklamışsınız… İşte sandıktan çıkan lekeli örtülere benziyor bu arkadaşlıklar. Ben zaten çok sevdiklerimle görüşüyorum, her daim konuşuyorum. Bu eskimeyen ama eski arkadaşlıkları sandıktan çıkarıp nereye koyacağımı bilemeden sürekli sevgi sözcükleri ile ben olmuyorum aslında. İşte yazarken iletişimsizliği seviyorum, bu yüzden yabancı ülkelerde yazıyorum. Bulduğum her caféde yazıyorum, akıl defterim çiziklerle, notlarla dolu, unutmamak için.
Bu kez Ece Temelkuran “İkinci Yarısı” kitabını bitirdim burada. Henüz hangi şehirde hangi yazar okunur ayrımını yapamıyorum, sadece iç sesimle alıp yanımda getiriyorum kitaplarımı. Aslında belki şehirlere göre okumak lazım kitapları, ilginç yaklaşım olabilir, daha iyi anlayabilir belki insan kitabı.

Times Square, New York

Ece Temelkuran’a yine bayılıyorum. Yazdığı her şeyi okuduğum yazarlardan biri. Bu kitabı farklı, tadı doyulmaz… Ağrı’nın Derinliği’ni Olympos Lodge’da bir çırpıda okumuştum ve hayran kalmıştım yazımına. Muz Sesleri Beyrut’u öğretmişti bana ama bu farklı. Bu içinizde durup düşünme isteği uyandıran cinsten. Her kelimesi altı çizilecek cinsten. Edebiyat tadında, sizin tadınızda. Evet, evet içinde siz varsınız tadında.
 Ece Temelkuran’ı yıllardır okurum. İki yıl önce Antalya Altın Portakal Film Festivalinde tanıştım. Şaşırdım, kafamdaki imajı farklıymış demek ki. Daha ağır hayal etmişim, oysa hiç ağır olamayan ben. Ama bu kitabını okurken anladım. Neden Geldim İstanbul’a? derken, birisi olmalıyız, mümkünse “orijinal” biri. Çünkü görünmezsek yok oluruz! diyor. İstanbullu olmanın parçasıdır bu; biraz kırgın, biraz öfkeli. Hahh tamda söylediği gibi biraz kırgın biraz öfkeliydi sanki tanıştığım kadın. Hiç anlamamıştım, sizi okumak bir zevk deyince eyvallah değişini, onu da yazıyor ben eyvallah derim diye. İşte tam da bu noktada daha iyi anladım sevdim bu kadını. İçi dolu dolu kelimelerine âşık oldum. Okudukça okumak istedim, bitmesin bu kitap istedim.
Dikkat et. Bir gün geri dönüş yolu için kendine küçük, beyaz çakıl taşları bırak mümkünse. Çünkü sonra dönüp geriye baktığında kendine geri giden yolu hiç bulamayabilirsin. Yerini yönünü şaşırıp, ormanda çöküp kalmış bir çocuk gibi etrafında çoğalan seslerden korkabilirsin. Hiç korkma oldu mu? Çünkü hayat, kendini hayattan geri alanın önünde eğilir sadece. Gerisi sadece öldürür…
Eğer bir gün biri bana, “Hayatta sizi, gördüğünüz yerler arasında neresi en çok heyecanlandırdı?” diye sorarsa şöyle cevap vermeyi düşünüyorum:
“Sıfır noktası!”
Hiç kimse olduğun, hiçbir şey bilmediğin, seni kimsenin tanımadığı, sadece kendin olduğun, kendinden başka da hiçbir şeyinin olmadığı yer en güzel yer aslında…
Büyük büyük şeyler götürmüyor insan “maceralarından” geriye. Niyeyse üstelik o kadar “kocaman karakterlere” rağmen hiç beklenmedik yüzler sığışıyor bavulumun içine…
Kitaptan alıntıların sadece bir kısmı. Okudukça okumaktan zevk alacağınız bir kitap, şiddetle tavsiye ederim. New York’ta Ece Temelkuran’dan bir sürü güzel cümle sığıştırıyorum valizime… Sevgiyle…    
Times Square,New York



14 Ağustos 2011 Pazar

STONY CREEK, CONNECTICUT, USA


New York’tan hafta sonunu geçirmek için araba kiralayıp Branford Stony Creek, CT’daki eşimin Yale Üniversitesi’nden hocasının evine gidiyoruz. Yeni evlerinde bizi misafir etmek istediler. Evlerini biz de merak ediyoruz. Geçen sene Antalya’ya geldiklerinde çok güzel deri koltuk takımı ve nefis ipek Türk halıları almışlardı.
Sabah erkenden yola çıkıyoruz. İnternetten birkaç gün önce kiraladığımız arabayı almaya gidiyoruz. Bir navigatörünüz varsa Amerika’da her yere gitmek kolay. İyi ki erken çıkmışız yola zira hafta sonu tüm New Yorklular arabalarına atlamış sahillere akın ediyorlar. Fonda ününü Amerika dışına çıkaramamış şansız ama başarılı müzisyenlerin nefis müzikleri ve yemyeşil yol mutluluk hormonu salgılatıyor bize. Bilinmezin heyecanı hepimizin yüreğinde. Tatil modu sarmış her yanımızı. Zaman kavramını çoktan çıkarmışız cepten, bozuk para gibi harcıyoruz günleri. Müdahale edemediğimiz rüyalarımız gibi ağır ağır ilerliyoruz…

Yemyeşil yollardan biraz nostalji olarak (iki sene önce Yale Üniversitesi’nde eğitimdeyken kaldığımız) New Haven’dan geçiyoruz. Her şey hafızamızda ki güzelliğinde, yaşadığımız tadında.

Nihayet sonunda ömrümde gördüğüm en muhteşem evdeyiz. Yemyeşil ormanda, bahçeli, Long Island Koyu’na kıyısı olan bir ev. Her şeyi kocaman. Yedi banyolu, home theatrelı, spa’sı olan, her yeri orijinal bir ev; ama en önemlisi manzarası. Bir dolu güzel fotoğraf  ile ölümsüzleştiriyoruz anı. Çek çek doyamıyorum her yeri.

Ev sahiplerimiz dünyanın en iyi insanları. Sıfır ego, bizdeki hocalarımızla karşılaştırınca. Koskocaman Yale’in hocası referans bir isim bize barbekü yapıyor, etrafımızda dört dönüyor ne isterseniz diye. Bu arada çoğu Amerikan lezzeti bana göre değil ama Amerika’da hamburger yemek nefis. Kalorisinden dolayı yemeye çekindiğim hamburger burada vazgeçilmez yiyeceğim.
Yat limanına inip, yat turuna katılıyoruz. Adalar turu. 25 tane ada. Her birinin üzerinde nefis evler.
Stony Creek, Branford Connecticut’ın varlıklı, kıyı yakını bir bölümü. Şehrin güneydoğusunda yer alıyor ve de Long Island Sound limanında bulunuyor. Stony Creek’te yaşayanlar herkesten farklı bir duyguya sahipler; çünkü burası küçük ve geleneksel bir köy havasına sahip ve eşsiz bir tılsım gibi. Stony Creek’in iki tarafında birbirinden eşsiz mekânlar var: The Thimble Islands ve the Stony Creek Puppet House. The Thimle Islands, benzersiz güzelliğinin yanında çok zengin bir tarihe sahip ve yazın botla gezilmek için ideal. Bu adalar 1614’de Adrian Block adında bir denizci tarafından keşfedilmiş. Nefis Californiya şarapları içerek gezmelisiniz bu adaları eğer buralara yolunuz düşerse.

New Haven’da kalırken kızımızın yaz okulu Yale Peabody Müzesi bu adalardan birine getirmişti. O zaman bize çok anlatmıştı, biz gitmemiştik. Büyük hataymış.


Yat turundan sonra bu kez evin önünde (eve ait koyda) denize giriyoruz. Kano yaparken hayatın anlamını düşünüyorum. Hayat bizden alırken bize yenilerini veriyor hem daha iyilerini. Gidenlere üzülürken yeninin keyfine varamıyoruz çoğu kez, oysa gören göz görmesini bilir ve şükrederse hayat çok cömert. Gözlerimi kapatıyorum, kanoyla durup şöylece sessizliğin sesini dinliyoruz Nick’le. Doğanın sesini, bize neler anlatmak istiyorlar. Martılar, deniz, güneş… Sonsuzluk içinde kaybolmak… Hayatımın film şeridine yeni bir kare çekmek.
Ertesi gün kalktığımda rüyada olmadığımı anlıyorum ve facebook’uma şöyle yazıyorum: “Eğer rüyadaysam uyandırırsanız bozuşurum.” Hakikaten rüya gibi bir yer. Hayatınızda mutlaka ama mutlaka bir kez olsun New York’a gelin, araba kiralayın Stony Creek gidin. Kalınabilecek oteller var, yat turuna katılın, kano yapın, keyfini çıkarın.

Nefis bir Türk yapımı börek kokusu ile uyanıyorum, inanamıyorum. Oysa gerçek. Evin Bulgar yardımcısı bize börek açmış, acayip güzel tam bizim damak zevkimize uygun bir kahvaltı hazırlamış. Okyanusa karşı, sevgi dolu, bir sürü dil konuşulan kahvaltı. Kahvaltı sonrası ormana yürüyüşe çıkıyoruz. Mis gibi bir orman. Nükleer biyoloji alanında Nobel’e aday birinin evinin önünden yürümeye başlıyoruz. Adam kendi geliştirdiği bir yöntemle evinde kendi enerjisini kullanıyor yani elektrik kullanmıyor, heyecan verici değil mi?

Büyük taş ocağının olduğu tarafa yürüyoruz ormanın içinden,  zamanında Brooklyn Köprüsü için Stony Creek’ten (buradan) granit çıkartılmış. Şu an hala aktif ve şimdilerde çıkarılan granitler tren yoluyla kıyıya oradan da deniz yoluyla tüm dünyaya gönderiliyormuş.
Nefis ev sahiplerimizle vedalaşıp buraya yakın Clinton Premium Outlet’e uğruyoruz. Sevdiğimiz prestijli markaları daha uygun fiyata almanın rehavetiyle dönüş yolundayız. Bir hafta sonu kaçamağı böylece noktalanıyor…

11 Ağustos 2011 Perşembe

ADDAMS AİLESİ/THE ADDAMS FAMILY BROADWAY

                                                 
                                              ADDAMS AİLESİ
Addams Ailesi’ni Broadway’de izleyeceğim için çok heyecanlıydım. Sinema çıkışı tam müzikali izlemeye giderken yağmur yağmaya başladı. Bayağı üşüyerek müzikali izledik anlayacağınız.
Kısaca size müzikalden bahsedeyim. Addams Ailesi, Amerikalı karikatürist Charles Addams tarafından yaratılmış karakterlerdir. Issız ve şehirden uzak bir evde yaşarlar, ilginç giyinirler ve “normal” bir insan gibi davranmazlar. Anneleri Morticia, simsiyah saçlı, uzun boylu ve upuzun elbiseli bir kadındır. Eşi Gomez Addams da onun gibi çılgındır. İkisinin Pugsley ve Wednesday adlı iki çocukları vardır. Büyükanne ile Fester Amca’yı unutmamak gerek tabii.
Bir gün, Wednesday Lucas adındaki bir çocuğa aşık olur ve değişir. Bazı günler kardeşi Pugsley’e işkence yapmaz, çoğu zaman gülümser ve bu da Morticia ile Gomez’i korkutur. Neyi yanlış yaptık diye kendilerini sorgulamaya başlarlar; fakat onlar sorgularken Beineke ailesi onlara akşam yemeğine gelir. Karışıklıklar bu akşam yemeğinde başlayacaktır.

Broadway müzikallerini hep sevmişimdir. The Addams Family’yi de çok başarılı buldum. Sahne dekoru muhteşemdi, özellikle Addamslar’ın evini çok beğendim. Müzikler ve danslar, sizi eğlendirmeye yetiyor zaten.
            Oyuncular: Brooke Shields (Morticia), Roger Rees (Gomez), Rachel Potter (Wednesday), Jim Bortelmann (Fester), Adam Riegler (Pugsley), Jackie Hoffman (Büyükanne), Zachary James (Lurch), Adam Grupper (Mal Beineke), Heidi Blickenstaff (Alice Beineke) ve Jesse Swenson (Lucas Beineke)

            Sahne “When You’re An Addams” performansıyla başlıyor. Brooke Shields, soluk yüzlü fakat gayet seksi Morticia ile karşımıza çıkıyor. Roger Rees İspanyol aksanıyla Gomez Addams rolünde bize aileyi tanıştırıyor.
            Müzikalde favorilerim Fester Amca ile Wednesday’di. Rachel Potter sesini çok güzel kullanmış. Fester da… Fester bambaşkadır! Aya olan aşkını anlattığında çok güldüm gerçekten.
            New York’a gelip de bu müzikali izlemeden geri dönmeyin! Keyifli vakit geçirmek için şiddetle önerilir.
Not: Uncle Fester’dan imza alabildiğim için çok mutluyum!

                                               THE ADDAMS FAMILY
            I was really excited because i was gonna see The Addams Family in Broadway! After the movie, the rain started and we’ve got all wet. Like you can say we’ve seen the musical freezing. Brr…
            Let me tell you about the musical. The Addams Family is a bunch of comic characters who created by American Charles Addams. They’re a family who live far away from the city, wear “creepy” clothes and don’t treat “normal.” Morticia, the mother, is a tall, really dark-haired woman who has an extremely long dress. Her husband Gomez Addams is as “crazy” as her. They’ve got two children named Wednesday and Pugsley. Don’t ever think to forget Grandmama and Uncle Fester!

            One day, Wednesday falls in love with a boy named Lucas. She stops torturing her brother Pugsley, mostly smiles and this freaks Morticia and Gomez out. They judge themselves about “What we did wrong?” But when they think about their daughter; Beinekes (Lucas’ family) come to their home for dinner. This dinner turns into a trouble!
            I used to love Broadway musicals and i still do! I also liked “The Addams Family” so much. Scene decorations were awesome, especially the Addams’ house was fantastic! Musics and dances are enough to chill you.
            Cast: Brooke Shields (Morticia), Roger Rees (Gomez), Rachel Potter (Wednesday), Jim Bortelmann (Fester), Adam Riegler (Pugsley), Jackie Hoffman (Grandmama), Zachary James (Lurch), Adam Grupper (Mal Beineke), Heidi Blickenstaff (Alice Beineke) and Jesse Swenson. (Lucas Beineke)
            The scene starts with “When You’re An Addams” performance. Brooke Shields appears as pale but hot Morticia. Roger Rees introduces us the family with his Spanish accent.
            My favorite characters in the  musical were Uncle Fester and Wednesday. Rachel Potter used her voice well. She was like a bright star. And Fester… He was extremely cool! When he proposes to the Moon, i laughed out loud.

            Don’t go back to New York without going to this musical. I offer you to see it! Really, it’s awesome.
P.S: I’m so glad that i got an autograph from Uncle Fester.

4 Ağustos 2011 Perşembe

ŞİRİNLER/THE SMURFS

                                  
                                                                ŞİRİNLER
Bildiğimiz gibi Şirinler’in filmi vizyona girdi. Bu küçük mavi arkadaşlarımız kendi dünyalarında çok mutlu bir hayat sürerler. Şarkılarıyla neşelenirler ve dans etmeyi unutmazlar. Ta ki hain büyücü Gargamel ve kedisi Azrael, Şirinler’in köyünü yıkana kadar… Gargamel yüzünden onlar bizim dünyamıza gelirler, dünyanın kalbi olan New York’a. Evlerine dönüş yolunu bulmaları gerekiyordur.
            Filmin yönetmeni Raja Gosnell. (Beverly Hills Chiahuahua, Scooby-Doo) Başrollerde “How I Met Your Mother” dizisinden tanıdığımız Neil Patrick Harris (Beastly), Jayma Mays (Glee), Hank Azaria (Love and Other Drugs, Hop)  Sofie Vergara  var. Seslendirenler ise ünlü şarkıcı Katy Perry (Smurfette), Jonathan Winters (Papa), Alan Cumming (Gutsy), Fred Armisen (Brainy) ve George Lopez (Grouchy)

            Şirinler keyifli ve komik bir animasyon. Filmi, New York Times Square’daki Regal Cinemas’ta izledim ve salonu çok beğendiğimi söyleyebilirim. Filmde de Neil Patrick Harris’in performansı iyiydi. Katy Perry’nin sesi Şirine’ye (Smurfette) çok yakışmış. Galada da onu çok şirin bir elbiseyle ve sarı saçlarla görmek güzeldi. Ben de filme Şirinler elbisemle gittim. Katy’ninki kadar güzel olmasa da idare eder sanırım. J
            Filmin sevdiğim sahnelerinden birisi de Patrick ve Şirinler Gargamel’i haklamaya giderken AC/DC’nin Back in Black parçası çalmasıydı.

            Filmde geçen oyuncakçıya gittiğimi de belirteyim hemen. İsmi FAO Schwarz. Burada devasa Şirinler oyuncakları bulmanız mümkün. Şirinler’le fotoğraf da çektirebilirsiniz.

            Film çıkışı annem ve babamla Hard Rock Cafe’ye gidiyoruz. Kendimize birer burger alıp, mekânın tadını çıkarıyoruz. Paul McCartney’nin gitarını görünce heyecanlanıyorum. Tuvalete giderken de Katy Perry ile Justin Timberlake’in posterlerini görünce de heyecanım artıyor. Bugünü Katy Perry günü ilan ediyorum!
            Başka bir heyecanım da Broadway’de “The Addams Family” müzikaline gidecek olmamdandı. Ne de olsa Brooke Shields ile Roger Rees başrollerde. Artık sizi pek yormayayım, yazıyı yarına yazayım. Aynı heyecanı siz de yaşayın!
-LaLaLa Sing a Happy Song!-
                                   THE SMURFS
            Like we all know, The Smurfs are now on theaters. Our blue little cute fellows have wonderful time in their world. They get happy by singing their songs and –for sure- dancing. Until the evil wizard Gargamel and his cat Azrael destroys their village… Because of Gargamel they get into our world, the heart of the world, New York. They had to find a way to get back home.
            The movie was directed by Raja Gosnell. (Beverly Hills Chiahuahua, Scooby-Doo) Starring “How I Met Your Mother’s” Barney, Neil Patrick Harris (Beastly), Jayma Mays (Glee), Hank Azaria (Love and Other Drugs, Hop)  Sofie Vergara. The voices are, the popular singer Katy Perry (Smurfette), ), Jonathan Winters (Papa), Alan Cumming (Gutsy), Fred Armisen (Brainy) and George Lopez (Grouchy)
            The Smurfs is a splendid and funny animation. I’ve seen the movie in Regal Cinemas, New York and i’ve liked the theater. Neil Patrick Harris’ performance was great. I think Katy Perry did an awesome job, too as Smurfette. It was really good to see her in premiere with a cute dress and blonde-hair. I also saw the movie with my Smurfs dress. I think it can’t be compare with Katy’s but it’s good enough. J

            One of the best parts from the movie was when Patrick and Smurfs going to kick Gargamel’s ass and we could hear Back in Black by AC/DC.
            I’ve been in the toyshop too. It’s called FAO Schwarz. You can see Smurfs in that toyshop. I also took photos with ‘em.

            After the movie, me and my parents went to “Hard Rock Cafe” and have some burgers, enjoy the cool place. I got excited when i saw Paul McCartney’s guitar. Then excitement increases when i got into restroom and saw Katy Perry’s and Justin Timberlake’s posters. Today should be the Katy Perry day for me! I also couldn’t wait for the Broadway musical “The Addams Family.” The article’s for tomorrow… You also have to wait guys!
-LaLaLa Sing a Happy Song!-
Nice kiss!

2 Ağustos 2011 Salı

SoHo, New York

SoHo
Manhattan, New York’un en sevdiğim mahallerinden biri SoHo. Hareketli, cıvıl cıvıl, farklı… Biz genelde birbirimizden görüp etkilenir, alırız. Burada kimse birbirinde gördüğünü almıyor, herkes farklıyı arıyor. İşte bu mantığına bayılıyorum bu semtin. Spor ayakkabısı satan bir erkek satış görevlisinde leopar desen çoraplara hayran kalıyorsunuz. Başka bir köşede gözlük satan yaşlı kadının özgünlüğü sizi etkiliyor. Anlayacağınız her köşe başı her yer tarz.

Ayakkabı denerken

SoHo( South Of Houston), Houston Street, Broadway, Canal Street ve Houston Irmağı ile sınırlı bir bölge. Kahverengi tuğlalı, dışardan yangın merdivenli tipik eski Amerikan binalarıyla dolu. Cafeler, sanat galerileri, mağazalar bol. Gez gez bitiremiyorsunuz. Sokak satıcıları şaheser. Bir köşede fotoğrafınızı çekip eskitilmiş yapan bir sanatçı( bayıldım), bir köşede farklı takılar, başka bir köşe de sanat ötesi cupcakeler. Butiklere girip, çıkmaktan başım dönüyor.

SoHo'da sokak satıcıları

Greenwich Village’ın ticarileştirilmesinden sonra kiraları ödeyemeyen sanatçılar, güneye, o zamanlar endüstriyel bir bölge olan SoHo’nun terk edilmiş tavan aralarına ve zemin katlarına taşınmışlar. Başarılı olanları evlerine mutfaklar, banyolar yaptırabilirken, diğerleri geniş alan ve ışık uğruna çıplak duvarlar ve zeminlerle yetinmişler. Okuduğum Patti Smith’in “Çoluk Çocuk” kitabı da böyle mekânlarda geçiyordu. Bugün popülaritesi arttığı için buraların kiraları çok yüksek. Gerçek sanatçılar ve gerçek milyonerler arasında savaş devam ediyor.
Broadway No.557’deki Scholastic Bookstore harika. Kızım kitaplara bakarken eşime böyle bir kitapçı açsam Türkiye’de nasıl güzel olur diyorum. Çocuklar için her şey düşünülmüş. Yaratıcılıkları gelişsin diye neler var neler…Biraz almak tatmin etmiyor, hepsini götürmek istiyorum. Gösteriler, kitap okuma saatleri hepsi çocuklar için. Böyle ortamlarda yetişmiş çocukların kitap okumayı sevmeleri tesadüf olamaz. Yaratıcı, hayal gücü geniş, birey ve mutlu çocuklar. İnsan kendine yetmeyi öğrenmeye başlarsa mutlu oluyor diyorum kızıma. Birilerine bağlı simbiyotik yaşam korkutucu. Titrinlerle yaşam mutsuzluk ve ego patlaması. Çıkarın tüm sıfatlarımızı ve o zaman ayaklarımızın üzerinde durabiliyorsak kocaman alkış. Çevremizi de böyle seçebiliyorsak işte budur. Hepsi boş asıl olan maneviyat. Maneviyat ve doygunluk çok çok okumayla, görgüyle kazanılıyor üzgünüm yani. Hayatta herkesin bir öğretisi ve öğrenmesi gerekenler var. Tabii öğrenmeye hevesiniz varsa.
Scholastic Bookstore

SoHo’da acıkınca ve yorulunca Boom (www.boomny.com) diye bir restaurantta (tamamen içgüdüsel bir seçimle) pizza, şarap molasındayız. Doğru seçim, duygularımız yanıltmamış bizi. Lezzet, müzik, ortam tam puan. Sloganları “Making food… Not war” Hafif çakır keyif yollardayız yine. Butikleri ve galerileri gezmeye devam.

Cupcake

New York Üniversitesi civarında yağmura yakalanıyoruz, sırılsıklam oluyoruz, kahkahalarla sığınıyoruz bir yerlere. Olsun ıslak ve mutluyuz. Kahve molası ve Baked by Melissa’nın cupcakelerinden yemek için bahane vakti, günün bu vakti.
Melissa'nın sevimli cupcakeleri




American Apparel dükkânın önü acayip kalabalık merak ediyorum. Rahmetli teyzemden öğrendiğim tişört boyama yapıyorlar. Tişört, iç çamaşırı, elbise ne isterseniz orda boyama yapıp, satın alıyorsunuz. Teknik değil ama uygulama ilgimi çekiyor.



American Apparel giysi boyama

Kızımın ve benim doğum günüm eylülde olduğu için ikimizin partileri için değişik değişik şeyler satın alıyorum. Kısaca kocaman keyifli bir gün geçiriyorum SoHo’da. Gitmeden tekrar gelmem gerek diye ayrılıyorum SoHo’dan…
SoHo

SoHo